Koca Reisin Vefatı
22 Mayıs 2012
Türk siyasetinde, er adamların lakabıyla anıldığı fehvasınca, rahmetli Dr. Saadettin Bilgiç’e “ Koca Reis” denilirdi. Kendisini şahsen, 1963 yılında tanıdım. İsmen çok daha önceleri biliyordum. Oldukça fazla müşterek dostlarımız da vardı.
Daha önceleri, bu sitemde yazdığım gibi 1963 yılı Mart ayı sonlarında, Kayseri Hapishanesi’nde mahpus olan eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, hastalığı sebebiyle Kayseri’den izinli olarak çıkmış; fakat Ankara’da A.P. Genel Merkezi tarafından büyük ve heyecanlı kalabalıkla karşılandığı için; (bizce İsmet Paşa’nın ve CHP’nin oyunuyla) Ankara ayaklanmıştı. A.P. Genel Merkezi tahrip edilmiş; gençlik ayaklanmış; rahmetli Bayar için “Ayı inine(!) çok affedersiniz!” sadaları Ankara’yı çınlatmıştı. Bu olaylar; İstanbul Üniversitesine de sıçramış; üniversite’de Halk Mahkemesi kurulmuş; rahmetli milliyetçi vatansever Darendelioğlu İlhan Egemen ve Kadir Mısıroğlu sorgulanmış ve tehdit edilmişlerdi.
İşte böyle bir ortamda, A.P. Genel İdare Kurulu Üyesi Morrison Firması’nın Türkiye Mümesili, Türk Yükseltme Cemiyeti Ankara Bilgi Locası mensubu Süleyman Demirel, “Artık bu partide siyaset yapılmaz. Benim koskoca Morrison Müteahhitlik firmam var, milyonluk işlerim var!” gerekçesiyle, genel idare kurulu üyeliğinden istifa ediyor; şapkasını alıp gidiyordu.
Bilgi Locası’nda, üye kayıt defterinde, mimar ve sonradan Ankara Bel. Başk. Ve Barış Gazetesi imtiyaz sahibi Vedat Dalokayla aynı sahifede kayıtlı Sn. Demirel Parti Genel Merkezi’nde; 80 yaşından fazla Ord. Prof. Dr. Ethem Menemecioğlu ve benzerleri parlamenterler dövülürken; askerler tarafından partinin tabelası indirilirken, Bay Morison partiden kaçıyordu. İşte o zaman Dr. Bilgiç kendi evinde, S. Demirel’i önlemeye çalışıyor partinin dağılmaması için çırpınıyordu.
Adalet Partisi, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra, siyasi parti kurulmasına izin verildiği zaman; çoğunluğu milliyetçi Anadolucu insanlar tarafından kurulmuştu. Burada belki çok kimsenin bilmediği bir hususU ifade etmek istiyorum. Bugün halen hayatta olan; büyük iş ve himmet adamı, rahmetli Tevfik İleri’nin bacanağı ve Güriş’in sahibi, çobanlıktan iş adamlığına yükselmiş yiğit insan İdris Yamantürk A.P.’nin kurulmasında perde arkasında en çok rol oynayan insandır.
İdris Yamantürk Teknik Üniversitesi’nde S. Demirel, N. Erbakan, M. Turgut gibi insanlarla beraberlerdir.
1963 yılında A.P. Genel Merkezi Gençlik Teşkilatı bakımından yeni bir yapılanmaya gitti. O zaman ben Siyasal Bilgiler Fak. de 3. sınıfta okuyordum. A.P. Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu seçiliyordu. Rahmetli Faruk Sükan, Sadettin Bilgiç, K.Maraş milletvekili bir büyüğümüz ısrar ettiler. Ben de, Genel İdare Kurulu üyesi oldum. O zaman Ankara İl Gençlik Kolu Başkanı, rahmetli spiker Cenk Koray’dı. Genel İdare Kurulu’nda başkanlık için arkadaşlar bana ısrarda bulundular. Ancak benim başka gençlik faaliyetlerim vardı. O zaman Ziraat Fak. de okuyan sonradan Kars Milletvekili olan Cemil Ünal ısrarla seçtik. Cemil Ünal Ziraat Mühendisi, Süt Endüstrisi Kurum Genel Md. A.P. Kars Milletvekili oldu. En sonunda Azerbaycan’da İlhan Aliyev döneminde, ülkemizi temsilen bir göreve getirildi.
Merhum Dr. Bilgiçle, Koca reisle dostluğumuz o tarihten sonra ilerledi. 21 Mayıs 1963 tarihinde Talat Aydemir, gece saat 24.00’e doğru Kızılay civarında tankları yürütmeye başlamıştı. O sırada A.P. Gençlik Kolları Genel İd. Kurulu olarak, partide toplantıdaydık. Genel Başkan Ragıp Gümüşpala, Genel Başkan yardımcısı Koca Reis’ti.
1964 yılı Haziran ayında, bir ara seçim için Org. Ragıp Gümüşpala İstanbul’a propagandaya gelmişti. Yanılmıyorsam, 6 Haziran günü; bebekte bir arkadaşının otelinde kalp krizinden vefat etti. Onun vefatından sonra, 10 Haziran 1964’de, teşkilattan sorumlu Genel Başkan Yard. Koca Reis, Genel Başkan vekilliğine seçildi. Koca Reis, 29–30 Kasım 1964 tarihindeki Büyük Kongre’ye kadar bu görevi ifa etti.
Koca Reis, 27 Mayıs Darbesinden sonraki ilk seçimde A.P.’den memleketi Isparta milletvekilliğine seçilmişti. 1965 seçimlerinde İstanbul milletvekili oldu.
Koca Reis’in siyasal hayatında, en önemli tarih 29–30 Kasım 1964’deki Büyük Kongrede; Demirel’e karşı Genel Başkanlığı kaybetmesidir.
Aslın da, bu konu; yani Morrison’un Çoban Sülü’nün yükselişi gidip gelmeleri ve Koca Reis’in de çeşitli entrika ve ihanetlerle siyasi hayatta bir bakıma geri plana itilmesi, üzerinde dikkatle durulması, analizi, sebep-netice zincirinin araştırılması gereken önemli bir konudur.
Bu konuda daha önce de yazdım ve bizzat kendisine de söyledim. Rahmetli Koca Reis hatıralarını yazdı. Ancak bu hatıraları belki baştan beri içinde tam yaşamamış da olsa, bizzat müşahede etmiş ve sonradan bir çok geçmişe ve yaşanan olaylara tanıklık etmiş aziz dostumuz Rasim Cinisli tarafından objektif bir bakışla yazılmış olmasını çok isterdik. Toplumumuzun bu hususta “Sen mi kaldın ey efendi; dehre vermek için nizam?” gibi müstağni ve çekingen tavrı aslında doğru değildir. Sağlığında, rahmetli dostumuz, hocamız, büyüğümüz Prof. Dr. Sabahattin Zaim Hoca her konuşmasında “Rüştü Bey bunları yaz! Sonradan kimse yazmaz! Ve unutulur!” demiştir. Şimdi bu tarihi vakıaları ve gerçekleri, Allah uzun ömür versin, daha mufassal bir şekilde,( Yalnız Demokrat) isimli eserinden ayrı Sn. Bozbeyli’nin yapmasını temenni ederiz. Rahmetli Mehmet Turgut, hatıralarını yazmıştır. Morrison Süleyman’ın mucidinin kendisi olduğunu da itiraf etmiştir.
Sayın Demirelle ve 1960’lı yıllardan sonraki siyaset ve fikir cephesiyle ilgili olarak Sn. İsmail Kahraman’ın, Sn. H.Celal Güzel’in çok bildiği ve hatırası vardır. Yazılmalıdır. Kendimle ilgili olarak yazabileceğim bazı bildiklerimi, bizzat yaşadıklarımı, bizzat işittiklerimi, bizzat yaşayanların hayatta olduğu hususları ve bilgileri; gerçekleri yazabilmek hususunda benden çok fazla imkâna sahip sıhhat yönünden benden daha güçlü; basında ve televizyonda yer alabilme imkânı fazla olan şöhret sahibi dostlarıma hassaten rica ederim.
Emirlerinde bir kültür neferi gibi çalışmaya amadeyim. Rahmetli Tarık Buğra’dan Morrison hakkında dinlediklerimi; Morrison yüzünden rahmetlinin Sn. Demirel’in yakın arkadaşı ve dostu İdris Yamantürkle, M. Turgut’la nasıl küstüklerini; 29-30 Kasım 1964 tarihli A.P. Büyük Kongresi’ne S. Demirel’in Bilgi Locasına kayıtlı olduğuna dair, kayıt belgesini getiren kişinin bizzat arkadaşım tarafından görevlendirdiği yakın bir dostu olduğunu; kongrede bulunan rahmetli üstad Necip Fazıl Kısakürek Bey’in müşahedelerini; Kayseri’den gelen Bayar’ın mesajlarını; Vehbi Koç’un Demirel lehindeki ricalarını, bir büyük ilin Mason Teşkilatı başkanı olan bir zatın başka bir Mason’la; benim nasıl bir düşüncede ve Mason düşmanı olduğumu bilmeden ve beni de Mason sempatizanı sanarak çok net ve açık konuşmalarını S. Demirel’in particileri, ilim adamlarını, dava adamlarını kandırmak konusundaki şovlarını, samimiyet dışı davranışlarını gelecek yazımda; özellikle duygusal olmamak için gayret göstererek ve tarihe bir not düşmek üzere ayrıntılı bir şekilde arz edeceğim. Ayrıca; siyasetteki vefasızlığın ve kandırılmışlığın hazin bir örneğini; şimdi milletvekili olan rahmetlinin oğlunun da, vaktiyle babasının elinden tutup himaye ettiği bazı gençlerin, sonradan çeşitli sebeplerle Koca Reis’e cephe aldıklarını; hatta yanlış hatırlamıyorsam 1970’li yıllarda Koca Reis’in bir mübarek Bayram günü evine bomba attıklarını; Koca Reis hakkında en hakşinas yazıyı aziz ağabeyimiz Hasan Aksay Beyefendi ile Yavuz Bahadıroğlu yazmışlardır. Her ikisi de, hiçbir particilik mülahazası olmaksızın hakkı teslim etmişlerdir. Sn. Rasim Cinisli’den de bu konuda daha mufassal hatırat bekliyoruz.
Not: Koca Reis’in 20 Nisan 2012 tarihinde İstanbul’da vefatından sonra, rahatsızlığım sebebiyle hastanelerde uğraştığım için ciddi bir yazı yazmak fırsatını bulamam endişesiyle yazamadım. Merhuma Cenab-ı Hak’tan rahmet, bütün ailesine, arkadaşlarına, yakınlarına başsağlığı dileri.
Yazdığım yazılarda, okuyucularımdan itiraz edilecek hususlar, yanlışlar bulanlar olursa, onlara cevap vermeye hazırım. Hatalarım, unuttuklarım, yanlış anılarım olabilir. Koca Reisle ve Sn. Demirelle ilgili hatıralar, 27 Mayıs 1960 tarihinden 12 Eylül 1980 tarihine kadar olan zaman dilimi; öyle birkaç yazıda ele alınacak kadar muhtasar değildir.
Saygılar sunarım…
Ahmet Rüştü Çelebi
14 Mayıs 1950 tarihi; Türk Demokrasi hayatında tarihi bir gündür. O gün milli irade şahlanmıştır. Umumi nefret galeyan halindedir. 14 Mayıs 1950 tarihinde ilk defa, gizli oy, açık sayım usulüyle ve çok partili bir seçimle; 27 yıllık CHP idaresi, Milli Şef diktası, CHP kimprodorlarının ummadığı, beklemediği bir milli irade tokadıyla, iktidardan düşürülmüştür.
7 Ocak 1946 tarihinde “Yeter söz milletindir!” sloganıyla kurulan DP aradan 4 yıl geçtikten sonra da, ismi Halk Partisi olmakla beraber; halkla yakınlığı Necip Fazıl Bey’in bir konudaki benzetişiyle “Kutup ayısının hurma ağacına karabeti derecesinde olan kalantorlar, elitistler, jakobenler, milleti horlayanlar ve 6 ok umdelerini milletin bağrına saplayanlar partisi hiçbir zaman iktidara gelememiştir. Ve gelemeyecektir!
Güvenilir kaynaklardan öğrendiğimize göre; Milli Şef; 14 Mayıs 1950 seçimlerinde uğradığı korkunç hezimeti öğrendikten sonra; Çankaya köşkünün balkonundan, ışıklar altındaki Ankara’ya hicran ve hüzünle bakarak; tarihi bir nankörlüğü bizzat kendi ifadesiyle ispat edercesine “Nankör millet!” demiştir. Paşa bu ifadesinin nankör sıfatında çok haklıdır. Amma bu nankörlük, milletimize; bu mağdur, bu mazlum, bu mahkûm, bu masum, bu mahkûr, bu mağmum, bu mümin, bu muvahhid halkımızın değil; başta devrin diktatörü İsmet Paşa’nın önce kendi şahsında, sonra, partisinin paşaya körü körüne bağlı bir nevi Polit büro üyelerine aittir.
Eski solculardan, Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı rahmetli Mehmet Ali Aybar’ın ifadesiyle 14 Mayıs 1950 tarihi bir beyaz ihtilâldir. Bu bir halk ihtilâlidir. Artık karanlık ve despot bir dikta düzeni son bulmuştur. Bu öyle bir düzendi ki; ilk defa o devrin firavunları; ateistleri, milletimizin dinini Hristiyanlık olarak değiştirmek isteyenler “Tarihte ilk defa mabetsiz şehir yaptık!” diyerek, Ankara’da Yenişehir’de cami olmamasıyla öğünmüş; ayrıca Ankara’nın lüks semtlerine, köylülerimizi “ Biz bu şehri ayağı çarıklılar için yapmadık!” ikazıyla sokmamışlar; kovalamışlardır.
Bir taraftan “Hâkimiyet bilakaydü şart milletindir!” Düsturu, meclisin duvarlarında ve Anayasa’da yazılmış; “Bu memleketin sahib-i hakikisi ve efendisi köylüdür!” sloganı toplantılarda, bayramlarda şov yaparak bağırılmış; fakat köylü Yenişehre, Ulus Semtine sokulmamıştır. Camiler kapatılmış; Kuran okuma, okutma yasaklanmış, Türkçe Ezan zorunlu olmuş; Köy Enstitüleri kurulmuş; harp yıllarında ekmek karneye bağlanmış; bu vatan evladı, ekmeksiz, kefensiz bırakılmış; devrin diktatörü İsmet Paşa; beyaz trenlerle saltanat sürmüştür. Din ve vicdan hürriyeti; fikir ve düşünce hürriyeti, basın hürriyeti yok edilmiştir. Adliye Bakanı Mahmut Esat Bozkurt devrinde; eğer büyük vatanperver Kazım Karabekir Paşa “ Bu millet isyan eder!” tehdidi ile engellemeseydi; Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na T.C’nin dini Hristiyanlıktır!” yazılarak; adeta aziz Müslüman milletimizi tanassura zorlayacaklardı.
O karanlık dönemde, rahmetli Serdengeçti Osman Yüksel’in tabiriyle Ankara “Mabetsiz Şehirdi” Bu şehirde Camı-i Şerifler yoktu. “Herif-i Naşerifler” vardı. Serdengeçti, 1944 yılı Türkücüler olayından sonra Yenişehir’den postaneden, devrin Milli Eğitim Bakanı’na “Yüksek Vekâletin Alçak Vekiline” başlığı ile telgraf çekmek isteyince; memur kabul etmiyor, suç teşkil eder diyor; fakat kendisini vaktiyle şahsen tanıdığımız, bu yağız cirmi küçük cürmü büyük (Deli Osman) = Gerçek bir yiğit, gerçek bir erkişi) bu telgrafı zorla çektiriyordu. Serdengeçti hapislerde; zindanlarda çile çekiyor; zamanın meşhur ve mahut müntehir valisi (bugün adına Tandoğan Meydan bulunan) Nevzat Tandoğan, Serdengeçti’ye çok özür dilerim; “Ulan öküz herifler! Siz kim oluyorsunuz! Bu memlekete eğer komünizmi getirmek icap ediyorsa; onu da biz getiririz!” şeklinde bağırıyordu.
CHP’nin son başbakanı, Darülfünun müderrisi büyük insan Mehmet Akif Ersoy’un da, Eşref Edip Bey’in de, her nasılsa arkadaşı; Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Mecmualarının yazarı, Zulmetten Nura ve Dalaletten Salâha gibi ( o zaman ciddi eserlerin sahibi) Ord. Prof. Dr. M. Şemseddin Günaltay başkanlığındaki bir komisyonun yazdığı İslam Tarihi’nde; ne hazin ve hayreti muciptir ki; ulu peygamber bir kabile mensubu, bir filozof gibi takdim edilerek aynen “Peygamber düşündü, peygamberliğini ilana karar verdi!” gibi ancak en azılı dinsizlerin yazabileceği hezeyan ve iftiralar yer alıyor; çocuklarımıza bu ihanet ve şenaat örnekleri beyinleri yıkanarak; zihinlerde reaksiyon uyandırılıyordu.
14 Nisan 1950 tarihinde; Millet Partisi’nin fahri başkanı, mümin ve dindar insan Mareşal Fevzi Çakmak, Teşvikiye Kliniğinde vefat ediyordu.
Daha önce, Atatürk’ün ölümünden sonra; İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olmasını; İsmet Paşa’yı mazbut bir aile reisi olarak kabul eden; onun dine ve İslam’a karşı tavrını çok büyük bir hüsn-i zanla bilemeyen büyük insan; İsmet Paşa’yı tanıdıktan sonra, büyük bir kahr içinde ondan uzaklaşmış; 1948 yılında Osman Bölükbaşı, Kenan Öner, Enis Akaygen, Sadık Akdoğan, Prof. Hikmet Bayur, Prof. T. Kâmil Koperler, Lütfi Bornovalı ve benzeri seciye sahibi insanlarla Millet Partisi’ni kurmuştu. Mareşal, parti kurulduktan sonra bütün Anadolu’yu dolaşarak CHP’nin gerçek yüzünü ve DP içindeki Bayar önderliğindeki komitacı ruhu, milletimize anlatacaktı. Ömrü vefa etmedi. Devrin tek adamı İsmet Paşa Mareşal hastanedeyken 2 defa ziyaret etmek istedi. Ancak büyük mareşal kabul etmedi. Muhtereme refikaları Mediha Hanımefendi, “Mareşalin çok ağır olduğunu, görüşemeyeceğini söyledi. İsmet Paşa, seçim öncesi bir şov yapmak istiyordu. Yapamadı.
14 Nisan da Mareşal vefat etti. Yunan Radyosu “Tarihin en büyük komutanlarından birisi ölmüştür. Açıklamasıyla rahmetliyi meth ü senadan sonra; yas tutmaya ve matem marşları çalmaya başladı.
Ankara ve İstanbul Radyoları ise sadece “Mareşal’ın ölümünü haber vererek, Yunan Müziğini çalmaya devam etti.”
Türk tarihinin, Türk siyasal hayatının en deni, en şeni, en feci, en erzel ( Rezillikten çok daha rezil) olayı cereyan etmişti. Kısa bir zaman sonra, milliyetçi Türk gençliği ayaklandı. Radyo evini bastı. Radyonun yayını değişti. Türk Radyoları da yas tutmaya başladı.
İşte Paşa’nın vefa ve askerlik terbiyesi bu idi. Mareşal’ın cenazesi, o zamana kadar görülmemiş bir kalabalıkla kaldırıldı. Bir rivayete göre; Mayıs 1950 tarihinde İstanbul’un nüfusuna nispetle, azınlık yurttaşlarımızın da canı gönülden katıldığı 250 bin kişilik bir cenaze kalabalığı vardı. Bu kalabalığa medyada ve halk arasında; “Mareşal Meydan Muharebesi!” ismi verildi.
Cenaze tekbir sesleriyle, top arabasına konulmasına halkımızın mani olmasıyla, eller üstünde; kutsal muhite Eyüp Mezarlığı’nda, ebedi istirahatgâhına tevdi edildi.
Bizim milletimizin önemli bir vasfı vardır. Bize ihanet edenleri haksızlık ve zulüm yapanları çabuk unutur ve affederiz! “ Hazıfa-ibeşer nisyan ile malüldür!” ifadesi en çok bizim için geçerlidir.
Şahsen, kendi şahıslarımıza karşı yapılan haksızlıkları önemsemeyebilir, affedebiliriz. Ancak, bir millete, bir zümreye, bir inanışa, bir kültüre, bir medeniyete, bir dine, bir milli şahsiyete, bu vatana, bu halka, tarihimize, mukaddesat ve maneviyatımıza karşı işlenen suçların hesabını sormak en önemli vazifemizdir.
Büyük şair Akif tebdil-i vicdan, tebdil-i irfan ve inanç eden Tevfik Fikret’in “ Molla sırat!” saldırışına karşı; “ O benim inancıma ve mukaddeslerime saldırıyor. Şahsıma küfretmiş dahi olsaydı; beni bu kadar rencide etmezdi!” demiştir. Bugün siyasal hayatımızda, maalesef genç siyasetçilerimiz, genç entelektüellerimiz, aydınlarımız, hatta yaşlılarımız bile tarihimizden habersizdir.
Bir müşahedemi üzülerek itiraf edeyim:
Siyasetle ameli olarak iştigal etmeye 1963 yılından itibaren başladım. 1992 yılının Kasım ayında Sn. Hasan Celal Güzelle beraber Yeniden Doğuş Partisi’ni kurduk. (1963 yılında A.P. Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu üyeliği yaptım) 1964 yılı sonbaharından itibaren devlet kademesinde Maliye Bakanlığı Hesap Uzman Muavinliğine tayin edilmiş olduğum için belli bir süre fiilen siyaset dışında kaldım.
Ancak ailemizdeki siyasi yakınlıklar ve pederin müthiş bir mücadeleci ve haksızlık ve zulüm karşısındaki pervasız reaksiyonu, siyasal kültürü hitabet gücü sebebiyle, siyasete karşı müthiş bir ilgi doğdu. Halen de bu ilgi var.
Ancak siyasette Sn. Güzelle beraber 7 yıl mücadele ettik. Ondan sonra da 3 yıl Yeniden Doğuş Partisi’nde Genel Başkan olarak bulundum. 2007 yılının Mart ayı içinde de rahmetli ( hayatta gördüğüm 3 büyük dava adamından en halisi) Muhsin Yazıcıoğlu’nun ısrar ve teklifleriyle Büyük Birlik Partisi’ne katıldım. Halen o partideyim.
Türkiye’de, bugün maalesef siyaset dejenere olmuştur. Ekonomideki kötü paranın iyi parayı piyasadan kovması gibi siyasette ihlâs ve çile sahipleri, büyük düşünce adamları bu meydandan kovulmuştur. Bugünün gençlerine, siyasete meraklı arkadaşlara, milletvekillerine, bakan dostlarımıza haddim olmayarak, bilhassa tavsiye ediyorum. Siyasi tarihi iyi okusunlar. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemlerini, Meşrutiyet, Tanzimat, İttihat ve Terakki Komitacılığını; jakoben zihniyeti; Batı hayranlığının adeta bir kanser gibi milli bünyemizi kemirmesini; Balkan Harbi Faciasını, bu faciada askerin siyasete karıştırılmak istenmesini, 27 Mayıs 1960 Darbesini; bu ülkede halka biraz hak ve hürriyet, huzur veren (Bayar komitacılığına rağmen Menderes’in halka yönelen mütebessim çehresini hazmedemeyen) CHP+Militarizm ortaklığının, ülkeyi bir siyasi Kerbelâ Olayı’na götüren 27 Mayıs darbesi ve onu takip eden darbeler ve darbe teşebbüsleri, günümüz partilerine ve siyasetçilerine örnek olmalıdır. Özellikle siyasi tarihi iyi bilmek zorundayız. Tarih bir toplum hafızasıdır. Tarihi bilmezsek, hafızasını kaybetmiş insana benzeriz.
Üzülerek beyan ederim: Bugün parlamentoda en üst seviyede bulunan muhterem zevat da dahil, kaç kişi; Türkiye’de DP’nin ne zaman kurulduğunu, Dörtlü Takriri; kurucuları, Demokrat Parti’den ayrılan deve dişi gibi adamların niçin DP’den ayrılarak MP’yi kurduklarını, MP’nin tüzüğünün 7 ve 12. maddelerinde “Gizli dincilik vardır” iddiasıyla nasıl 2,5 lira para cezasıyla kapatıldığını, niçin böyle yapıldığını; Milliyetçiler Derneğinin, rahmetli Tevfik İleri’nin itirazına rağmen Bayar’ın zorlamasıyla nasıl kapatıldığını; Menderes’in Müsteşarı A.Salih Korur’un masonluğunu, 27 Mayıs’ta M. Savunma Bakanı Şemi Ergin’in Masonluğunu; Menderes aleyhine nasıl çalıştığını; Ethem Menderes’in, Adnan Menderes’e affedilmez ihanetini; ve daha nice nice dehşet verici olayları bugün kaç kişi bilebilir? Atatürk Devri’nin devlet bakanı Prof. Dr. Yusuf Hikmet Bayur, Prof. Dr. Tevfik Kâmil Koperler, Prof. Yusuf Kemal Tengirşek kimlerdir? Millet Partisi’ne niçin girmişlerdir? Prof. Bayur niçin Genel Başkan olmuştur? Bayar niçin daha iktidara gelmeden Bursa’da “Türkiye’de şeriatı yaşatmayacağız!” beyanatında bulunmuştur? Türkiye Köylü Millet Partisi nasıl bir partidir? Bu partide Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık gibi büyük bir fikir ve ilim adamı, Tahsin Demiray gibi (sonradan AP kurucusu ve AP Grup Başkanı) yayıncı ve siyasetçi, Prof. Cezmi Türk gibi, Osman Bölükbaşı’dan sonra Türkiye’nin en büyük hatibi; milliyetçi fikir adamı kimdir? Prof. Remzi Oğuz Arık, Genel başkanken bir uçak kazarında ölmüştür!
Kısaca, siyasetçilerimiz tarihimizi, geçmiş şahsiyetleri, özelliklerini, siyasi tarihi iyi bilmelidirler. Siyasi tarihi, geçmişi iyi bilmeyenler, köksüz ağaçlar gibidir. Bugün ülkemizde maalesef milli kültür fıkdanı vardır. Kapitalist zihniyet, ikbal, servet, makam, şöhret gibi zaaflar şahsiyetleri mahvetmiştir. Seciye zaafı vardır. Esrar ve eroin iptilasından da beter seciye zaafıdır. Çünkü, cevher varsa, N. Kemal’in dediği gibi “ yere düşmekte cevher sakıt olmaz; kadr ü kıymetten!” Siyasetçi şunu bilmelidir:
“Eftal gibi mağlûb-ı heva olma er ol er;
Nefsin seni ram etmeye sen nefsini râmet!”
Vaktiyle Adanalı, idealist siyasetçi Avk. Celal Tekiner “Yuha!” başlıklı bir şiir yazmıştı. Sonu şöyle bitiyordu.
“İlmiyle amel etmeyen âlimlere yuha!
Gaddarlara, gasıplara zalimlere yuha!”
Büyük lirik şair Fuzuli bir gazelinde;
“Ger derse Fuzuli ki, güzellerde vefa var;
Aldanma ki şair sözü elbette yalandır!”
Bugün Fuzuli’nin güzellerde vefa olmadığını çok ustaca belirttiği gibi halkımızda siyasetçilerin sözlerinin yalan olduğuna, vefa olmadığına inanmıştır. Bu siyasete seviye kazandırmak zorundayız. Yoksa rahmetli Bölükbaşı’nın bir şiirinde ifade ettiği gibi; “Bu gidişin sonu fenadır dostlar!”
Son sözü Ziya Paşa’nın Terci-i bendinden bir beyitle bitirelim.
“ Yâran gide; rindan dağıla; mey ola rizan;
Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde!”
Not:1) 14 Mayıs tarihi bir milattır. Demokrasi bayramıdır. Bugünün manasını, önemini, fonksiyonunu, her yıl daha ciddi ve daha hazırlıklı incelemeli ve kamuoyuna duyurmalıyız! 6 Okun, yüreğimizde, vicdanımızda, hafızamızda bir hançer gibi yara açtığını; Hançer yarası var, yüreğimizde!” mısraı ile beyan ve ifadeye çalışıyoruz
2) Uzun süren rahatsızlığım ve tedavi hazırlıkları sebebiyle, gündeme uygun, gereken yazılarımı yazamadım. Koca Reis Sadettin Bilgiç’in vefatı sebebiyle ilk fırsatta yazacağım. Allah rahmet eylesin. Yakınlarına, başta Sn. Rasim Cinisli olmak üzere bütün arkadaşlarına başsağlığı diler; saygılar sunarım.
Ahmet Rüştü Çelebi
Türk Siyasi Tarihinde Kara Bir Dönem
03 Mayıs 2012
28 ŞUBAT 1997 POST MODERN DARBESİ
Daha önce, lakabı “Tank Hasan” olan, mücadele arkadaşımız ve aziz dostumuz sn. Hasan Celal Güzel’in lakabında 28 Şubat Post Modern Darbesi’nden sonra değişim oldu. Sn. Genel başkanımız, darbeden sonra “Tanksavar” ünvanını iktisap etti.
S. Güzel’in bu günkü Zaman Gazetesi’nde “28 Şubat her bakımdan tam bir darbedir!” şeklinde beyanatını okudum.
Bizim tanıdığımız Güzel; konuşmanın ve haklı savunmanın; zalimlere karşı mücadele vermenin gerektiği ve bir cümle ile darbecileri ima etmenin bile cesaret olduğu zamanlarda pervasız konuşmuş; susmayı bir siyaset ve tedbir sayan acizlerin yanında devrin en yetkili askeri mercilerine, genelkurmay başkanlarına, kalabalıklar huzurunda “Sizden korkmuyorum. Kanunlar karşısında kütüphane memuru İsmail Hakkı Efendi ile sizin hiçbir farkınız yoktur. Siz milletin emrindesiniz. Millete silahı çeviremezsiniz. 1961 yılından sonra; yetkilerinizi düzenleyen mevzuata eklediğimiz 35. madde, ülkeyi ve halkı dış düşmanlara karşı korumaktır. Siz nasıl milletinize silah çevirirsiniz? Kendi milletine karşı gericilikle mücadele eden bir ordu nasıl olabilir? Eğer siz bu millete karşı 35. maddeyi bahane ederek silaha davranırsanız; ben de tankların üzerine atlarım” diye kükremiştir.
Ülkedeki bu hadiseleri bizzat yaşadık! Üniversite önlerinde tesettürlü öğrencilere, annelerinin, babalarının gözleri önünde yapılanları gördük!
Bir sövgü uzmanı komutanın, İçişleri Bakanı asil insan Meral Akşener Hanımefendi’ye, iğrenç bir şekilde kazıklı bir tehdit savurduğuna şahit olduk. Dünyanın hiçbir çağdaş ve demokrat ülkesinde; bir bakan hanımefendiye o hükümete bağlı bir komutanın kazıklı tehdit savurduğu düşünülemez. Başka bir komutanın başbakana “P……k” diye küfredebileceği hayale bile gelemez. Aynı komutan yabancı Müslüman bir ülkenin kralına da aynı şekilde küfredemez.
Bu şenaate, rezalete, denaate, şekavete ve benzeri en iğrenç kelimelerle tavsif edilecek fiile karşı da devrin Cumhurbaşkanı’nın bir devirlerin Morison Süleyman’ının “Ne olacak yani? Komutan boşalma hakkını kullanmış!” gibi beklenmedik ve tam bir falso olan cevabı da tarihi bir hadisedir.
Bu ülkede başbakandan bir kademe ilerisinde Cumhurbaşkanı gelir. Bir ülkede sıradan bir komutan Başbakan’a “P……k!” diye küfretmek cüretini gösterirken ondan bir derece yüksekte Cumhurbaşkanı’nın geleceğini bilmesi gerekir. Ve o, yüksekte Cumhurbaşkanı da bu harekete, bu rezalete hiç kızmaz da, adeta ona hak verir! Ne büyük bir rezalet ve şenaat!
28 Şubat döneminin namütenahi zulümleri, haksızlıkları, rezaletleri, iğrençlik ve pespayelikleri, lüpçüleri, hırsızları, mafyaları, çeteleri, dış bağlantılar, banka soygunları, medya gangsterlikleri, andıçları, ispiyonları, 8 yıllık kesintisiz eğitim zorbalıkları, İslam’a ve yeşil (!) sermayeye karşı ihanetleri ve cinayetleri; Anadolu ruh ve imanına; Anadolu sermayesine husumetleri; engellemeleri, yaşayanlar, görenler, duyanlar tarafından yazılmalı ve unutulmamalıdır.
Ben, hayatımda, 27 Mayıs 1960 Darbesi’ni bizzat yaşadım. Darbenin içinde olan ondörtlerden Alpaslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Ahmet Er gibi olumlu sayılabilecek Komite üyelerini tanıdım. 22 Şubat 1962; 21 Mayıs 1963, Talat Aydemir’in darbe teşebbüslerini yaşadım. 21 Mayıs 1963 teşebbüsünde, ben A.P. Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu üyesiydim. Aydemir, saat 24’den önce tankları Kızılay’da yürütmeye başladığında biz Kızılay’da A.P. Genel Merkezi’nde toplantı halindeydik. O zaman Genel Başkan emekli Org. Ragıp Gümüşpala idi. Teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcısı da, yakında rahmetli olan Koca Reis Saadettin Bilgiç’ti.
O’nun için ayrı bir yazı yazacağım. 12 Mart 1971 Muhtırası; 12 Eylül emir-komuta zinciri darbesi ve diğer darbelerin yanında; darbelerin en kahpecesi 28 Şubat Post Modern darbesidir.
Türkiye’ darbeler çığırı, 10 yıllık D.P. iktidarına dahi tahammül edemeyen CHP muhalefeti, jakoben bürokrasi, maneviyat ve mukaddesat düşmanı, milli iradenin üstünde ve ötesinde rol oynayan elitist zümre, rahmetli Necip Fazıl Kısakürek Bey’in deyimiyle Hofer karargâhından idare edilen matbuat (bu günkü karşılığı çiftetelli medyası) tarafından organize edilmiş; 27 Mayıs 1960 tarihinde, ordu idareye el koymuştur.
Bir çok yazımda belirttiğim gibi, bu bir Siyasi Kerbelâ vakıasıdır. Ülkede halk bölünmüştür. Bu ülkede “Darbe yapılabilirmiş! Darbe yapmak da zor değilmiş!” anlayışı hâkim olmuştur. Darbe tehdidi, milli iradeyle gelen iktidarların üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi durmuştur.
28 Şubat Post Modern Darbesi bu darbelerin en şerefsizi, en müptezeli, en fecisidir. Bir bakıma en zalimi de 28 Şubat Post Modern Darbesi’dir. Biz bu darbeyi en ince ayrıntılarına kadar yaşadık. Genel Başkanımız Sn. Güzel her yerde yiğit konuşmalar yaptı. Millete ümit ve cesaret aşıladı. Hakkında yüzlerce dava açıldı. Ben de o tarihte YDP’nin Genel Başkan Yardımcısı idim. Sık sık üniversite önlerine gittik. Öğrencilere yapılan zulümlere şahit olduk. Bu milletin polisi ve askeri bu milletin sahipsiz çocuklarına, gençlerine saldırtılıyordu. İkna odaları kurulmuştu. Biz Parti olarak, Genel Başkanımız hakkında açılan davaların avukatlık ücretini dahi karşılayamaz hale gelmiştik. CRR Konferans Salonu’nda Demokrasi Kurultayı’nda Sn. Güzel konuşuyor, yer yerinden oynuyordu.
Ne acı bir durumdur ki, Güzel’in, millete çevrilen silahların karşısında; milli iradeyi, demokrasiyi koruyan yiğit ve cesur konuşmalarına bizim medyamız bile gereken ilgiyi göstermiyor, bizi yalnız bırakıyordu. Korku her tarafı sarmıştı.
28 Şubat yanında diğer darbeler daha şerefliydi demiştik. Gerçi darbelerin şereflisi diye bir söz olamazdı. Ancak, açıkça eşkıyalık daha yiğit bir davranıştı. Post Modern Darbesi; sanki darbe değilmiş; hatta hükümeti ve parlamentoyu korumuş ve kurtarmış gibi bir de üste çıkmak istiyordu. 28 Şubat 1997 Post Modern Darbesi; ihanetin ve hıyanetin, çevik komutanların bu biricik darbesi bu ülkede, insanları ispiyona, yalakalığa, postal okşama ve yalama gibi iğrenç bir maraza müptela etmiştir. İğrenç mi iğrenç… O zamana kadar cereyan eden bütün mülevves ve müteaffin toplum hareketlerinden, siyasal başkaldırmalardan daha berbat bir oluşum…
Bu darbede bizzat şahit olduğum bir olayı burada üzülerek açıklamak istiyorum. Bazı gazetelerde çok az yer verilerek bahsedildi. Nedense olayın büyün iğrençliği açıklanmadı. Belki ilerde bahsedilecektir. Belki konu savcılığa intikal etmiştir.
1996 yılından sonra tanıdığımız temiz, dindar, dürüst, seciyeli asker dostumuz Kurmay Yarbay Yavuz Yıldar… Kendisi, ordu içindeki mezhepçi kıpırdanışlardan, teşkilatlanmalardan; bunların ayrımcılığından, yüksek rütbelerde Kemalist Mezhepçi şeklinde müfrit yaftalanmalardan günü gününe haberdardır. Komutanlar ve subaylar hakkında düzenlenen bir takım ispiyonlama ve raporları ele geçirir.
Özellikle burada zikretmeyi bir türlü hazmedemediğim mezhepçi, bölücü, raporlarda “Bu komutan Kemalistir. Her ne kadar gericiliğe de, yobazlığa ve dindarlığa da şiddetle karşı ise de, bizdeki mezhep bağlılığına düşmandır. Bizim mezhepimizden olmayan ve mezhepimizin üstünlüğüne inanmayan hiçbir komutan bizden değildir!” Gibi şaşırtıcı, kesin ifadeler yer almaktadır.
Bu mezhepçiler tarafından, devrin G. Kurmay başkanı Kıvrıkoğlu Kıbrıs’ta suikasta muhatap olmuş; fakat komutan yanındaki bir subay kazanın kurbanı olmuştur. Bu ve benzeri korkunç hadislerde Ali Kılıç ve Doğu Altulga isimleri sık geçmektedir.
Yanılmıyorsam; bu olayları, Yeniden Doğuş Partisi kurucusu eski Gen. Bşk. Yardımcısı aziz dostumuz; TGRT eski Genel Md. Veysel Gani’de bilmektedir. Veysel Gani 28 Şubat Darbesi’nde, asker zoruyla TGRT Genel Müdürlüğü’nden uzaklaştırılmış; yerine S. Demirel’in basın müşaviri Ali Baransel getirilmiştir. Ali Baransel ihlâs grubuna tam zıt renksiz ve maneviyat aleyhtarı bir kişidir.
Yavuz Yıldar, muhafazakâr görüşte, aile yaşantısı mazbut, Müslüman bir arkadaşımızdır. Kendisi, görevi icabı, ordu içinde, çöreklenen mezhepçi bölücülük ve ihanete vakıf belgelerine sahip olmuştur.
Vaktiyle kendilerinde bulunan bu belgeleri bize getirmiş ve ofisimizde bunları incelemiştik. Bu belgeleri Yavuz Yarbay; teferruatlı bir yazı ile, o günün Cumhurbaşkanına kişiye özel olarak göndermiş; Kıbrıs’ta, Kıvrıkoğlu’na yapılan suikastın mahiyetini; bu suikastın, mezhep ayrımcılarının Kemalist Kıvrıkoğlu’na karşı yapılmak istendiğini; ancak, sehven zannediyorum Ali Kılıç isimli bir mezhepçi binbaşının öldürüldüğünü belgelerle açıklamıştı.
Yarbay Yıldar; bu hadisenin çok ciddi, çok gizli yürütülmesi gerektiğini; bizzat Cumhurbaşkanın özel bir şekilde inceletmesinin önemini; bu işin başka birine; mesela Genelkurmay Başkanlığı’na havale edilmesi halinde tehlikeli bir mecraya gidebileceğini; bir kurmay hassasiyeti ve mantığı içinde teferruatlı olarak açıklamıştır.
Sn. Demirel bilemiyoruz (veya çok iyi biliyoruz!) bu gizli ve önemli mektubu “Gereği için”) genelkurmaya havale eder; Genelkurmay da hemen Yavuz Yıldar dostumuzu sorguya alarak hemen ordudan ihraç eder. Hakkında ayrıca dava açılır.
Bizzat yaşadığım bu hadisenin benden başka hayli tanığı vardır. Yarbayımız; bir müddet, benim de o zaman müşaviri olduğum bir ilaç fabrikasında, idari bölümde çalıştı. Ancak kendisi, çok haysiyetli bir kişi idi. Ordudan atılmış ve adeta özel sektörde çalıştırılma yasağı da getirilmiş; aforoz edilmiş bir insan olduğu için; firmaya zarar gelebilir, düşüncesiyle kendiliğinden işten ayrıldı.
Kendisiyle Şişli’de yazıhanemde zaman zaman görüştük. Kendisine nasıl yardımcı olabileceğimizi düşündük. Bir müddet sonra ben, partiye Genel Başkan oldum. (1999 yılı Haziran ayı) Sn. Güzel hapse mahkûm olmuştu; hapishaneye girmeden 4–5 ay önce genel başkanlığı bırakmıştı. Ben Yavuz Yarbay’ın izini kaybetmiştim. Bir gün genel merkeze geldi. Ankara’da Sevgi Hastanesi’nde, üst bir yönetime getirilmişti. Hastanenin halli müşkül görülen problemleri vardı. Kendisi epeyce bir süre uğraştı.
28 Şubat Darbecileri hakkında soruşturma başlayınca kendisinden çeşitli sebeplerle (başta hastalıklarım; sonra Ankara’da YDP Genel Başkanlığı’ndan istifamdan sonraki dönemlerde Ankara’da pek az bulunmam yüzünden) Yavuz Yarbay ile görüşmemiz akamete uğradı. Ankara’daki Sevgi Hastanesi’nin de tamamen krize girdiğini zannedersem faaliyeti durdurduğunu duydum) bilgi alamadığım Yavuz Yarbayımı tekrar hatırladım ve merak ettim.
Bendeki telefonlarının tamamı değişmişti. Başka şahıslar çıkıyordu. Cep telefonu da dâhil hiçbir telefondan ulaşamadım. Ancak, bu aramalardan birkaç gün sonra, Zaman Gazetesi’nde onunla ilgili kısa bir haber okudum. Bu habere göre; yarbayımız Zaman Gazetesi’ne, kısa bir açıklama yaparak yarbayımız hakkında yazdıklarımdan daha az bir malumat veriyordu.
Şimdi temennim Sn. dostumuz Yavuz yarbayın bizzat savcılığa giderek detaylı bilgi vermesi, 28 Şubat sürecinde ordu içindeki ayrımın sadece sağ-sol ayrımı değil, Kemalist komutan, mezhepçi komutan gibi tehlikeli bir ayrıma yönelmiş olmasıdır. Mezhepçi komutanlar ifadelerinde “Bu Kemalist olan komutanlar, eğer bizim mezhepten değilseler, bizim büyük düşmanımız niteliğindedir. Bunlardan hiç hayır gelmez!” gibi bölücü, tehlikeli, millet düşmanı ekstrem görüşlere sahiptir.
Yavuz Yıldar dostumuzu arıyorum. Kendisiyle irtibatı olan dostlarımızın bana telefonlarını bildirmelerini hassaten rica ediyorum. Dostumuz; 28 Şubat Post Modern Darbesi’nde en küçük zaaf göstermemiş; korkusuzca davranmıştır. Mevki, makam endişesi göstermeden, gerçek bir insan olduğunu göstermiştir. Bugün 28 Şubat darbecilerinin hesap vereceği; milleti çiğneyenlerin; hukuk, millet, sivil idare ve milletin ordusu kavramlarının ne olduğunu beyinlerine iyice raptetmeleri gereken bir hengâmede Yavuz Yıldar Bey gibi; devrin en büyük zulmüne uğramış yiğit insanlara ihtiyaç büyüktür.
28 Şubat Post Modern Darbesi’nde en küçük dahli olan insancıklar dahi soruşturulmalıdır. Millet hukukunu çiğneyenler; secde ettiğimiz cami halılarını tıpkı düşmanlar gibi (hatta onlar dahi mukaddes mekânlara bu iğrenç tecavüzden çekinebilirler) çamurlu postal ile tepeleyenler; artık hesap versinler; cezalarını çeksinler ve unutmasınlar:
“Zalimlere bir gün dedirir Kudret-i Mevlâ!
Tallahü lâkat aserek, Allahü Aleynâ!”
Ahmet Rüştü Çelebi
Göklerden Karlı Dağlara Düşen Kahraman
26 Nisan 2012
Muhsin Yazıcıoğlu; farklı bir siyasetçi; farklı bir yiğit adam; farklı bir seciye idi. Bu devrin; bu toplumun; bu siyaset âleminin adamı değildi.
Çünkü, O, gerçek bir adam; bir dava ve çile adamı; millet, vatan, hak ve iman yolunda; metafizik bir hummaya sahip; “İmanım padişah-Ben vezir!” bilincinde er kişi idi.
Ekonomide “Kötü paranın iyi parayı piyasadan kovduğu” şeklinde ifade edilen Greşam Kanunu denen bir kanun vardır.
Rahmetli Yazıcıoğlu; uzun yıllar Türk politikasında hâkim Greşan Kanunu’na rağmen, halkın içinden çıkmış; fakat halkın ve hakkın dışına çıkmamış bir seciye ve seviyeye sahipti.
Bir büyük dava ve iman adamının maruf deyimiyle, “Bir kimsenin himmeti ümmeti içinse; o kimse adeta bir ümmet gücüne sahip insan gibidir!”
Muhsin Yazıcıoğlu; büyük şair Necip Fazıl Bey’in meşhur iki mısraındaki “Fikrin ne fahişesi oldum; ne zanparası – Bir vicdanın bilemem kaçtır hava parası?” ifadesindeki derin idrakin sahibi idi.
Vaktiyle; büyük tarihçi, mütefekkir; hatta derin şair İsmail Hami Danişmend rahmetlinin ( Rabia Hatun müstear ismiyle yazılmış enfes şiirleri vardır); Büyük doğu’nun günlük gazete olarak çıktığı dönemlerde (sanırım 1954 yılından önceydi) gazetede “Mirsad-ı İbret” isimli bir önemli sütunu vardı. Bunun anlamı “İbret Aynası” demekti.
Rahmetli üstad bu sütunda; büyük bir hicran duyarak Eski Müslüman Türk’ün seciye ve Ahlakını yazardı. Devrine göre bozulan, yok olan; Necip Fazıl Bey’in deyimiyle “Bir şey koptu içimden şey! Her şeyi tutan bir şey! Benim adım Bay Necip, babamın ki Fazıl Bey! Mısralarındaki toplumdaki, devlet hayatındaki bozukluğu; eski muhteşem toplum ahlakını, dürüstlüğü, fazileti, mertliği, yaşayış asaletini ortaya koyardı.
Eğer bu taşkın zekâ ve kültür hazinesi, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nu görmüş ve bilmiş olsaydı, onun için; “O, bu devrin, eski devrin; filan devirlerin siyasetçisi değil; Sahabe Devrinde yaşaması gereken bir siyasetçi idi. Eski Müslüman ve Türk seciye ve ahlakının bir timsali idi!” diyecekti!
Dostumuz, şair mütefekkir Büyük Doğu ailesinden ve Necip Fazıl aşığı Muzaffer Doğan; onun için Muhsin ve Muhlis ifadesini kullanmıştı. Onun başkalarında, belki o ölçüde mevcut olması mümkün bulunmayan o kadar çok özellikleri vardı ki, misal kabilinden sayabiliriz: Muhsin başkan olarak anılan asil ve cesur liderin işte vasıfları: O, mümindi; muhsindi muhlisti, münsifti, muhteremdi, namus-ı mücessemdi, mükrimdi, mütevekkildi; mahcuptu; muazzezdi; müeddepti, muhteşemdi… O, cesurdu; fedakârdı; vefakârdı.
Davası, cehdi, çilesi, ideali, metafizik ürperişi, fikri, misyonu, vizyonu, şecaati, merhameti, haksızlığa isyan ruhu; vicdanı; millete, milli ve manevi değerlere sınırsız bağlılığı vardı.
Büyük allâme İmam-ı Gazali Hazretleri; yanılmıyorsam Kimya-ı Saadet kitabında İhlâsı tarif ederken; “İhlâs odur ki; bütün ef’al ve harekâtta; insanın her türlü eylem ve davranışında; düşüncesinde; fikrinde Allah rızasından başka hiçbir şey söz konusu olmaya” ifadesini kullanmıştı.
Yazıcıoğlu; Türk siyasetinde bir bakıma; İhlâsı, samimiyeti, Allah rızasını; ön planda tutan; onlardan başka bir şey düşünemeyen bir insandı.
Vaktiyle, Yahya Kemal Beyatlı ile Süleyman Nazif Bey birlikte; İbnül Emin Mahmut Kemal İnal için; şu beyti söylemişlerdi.
“Hezar gıpta o devr-i kadim efendisine;
Ne kendi kimseye benzer; ne kimse kendisine!”
Eğer onlar Yazıcıoğlu’nu görmüş olsalardı;
“Ger bakmış olsaydınız devrin siyasetine;
O kadar ters duruyor Muhsin şahsiyetine diyeceklerdi…”
Yazıcıoğlu; bu ülkenin temiz nasiyeli; içi-dışı bir Anadolu çocuğu olarak, Sivas’tan, başkente Veterinerlik Fakültesi’nde okumak için gelir…
1970–1980 yılları arası… Türkiye bir kaos içerisindedir. Bu ülkenin insanları, temiz gençleri üzerinde müthiş bir oyun, entrika, cinayet ve ihanet plan ve projesi, icra edilmektedir. Sanki bir akıl tutulması vardır.
Eski İran’ın büyük bilgesi Sadi-i Şirazi’nin meşhur sözlerinden birine uygun bir strateji Türk gençleri ve halkımız üzerinde; çok ustaca yürütülmektedir:
“Yılanın başını düşmanın eliyle ez! Düşman galip gelirse, yılandan kurtulursun; yılan galip gelirse düşmandan kurtulursun!” Bazı makyavelist liderlerin özür dilerim “…ti, …te kırdırmak” politikası icra ediliyor! Bu ülkenin çilekeş insanları, garip Anadolu çocukları önce sağcı-solcu olarak ikiye bölünüyor; birbirlerine karşı kanlı bıçaklı hale getiriliyor; sonra, çoğu zaman aynı eller aynı silahlarla, sağcıyı da solcuyu da öldürerek; ülkeyi bir sağ sol savaşına sürüklüyorlardı.
Sivas’tan çıkıp Ankara’ya gelen bu genç lider Muhsin Yazıcıoğlu; sağcı, milliyetçi gençlerin başında ülkeyi komünizme götürmek isteyenlere karşı mücadele veriyor; fakat sanıldığının ve iddia edildiğinin aksine elini kana bulamıyor, kendisine bağlı gençlere, Nezip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u; Karakoç’un Diriliş Dergisini, kitaplarını tanıtıyor; onları okutuyordu.
Muhsin Bey’in hayatı aslında bir destandır. Kendisi hiçbir zaman başından geçenleri yaptıklarını, kendisine yapılanları anlatarak, öğünme vasıtası, siyasette propaganda ve rant yapma gibi seciye zaafı göstermemiş; duygu sömürüsü yapmamıştır. Yıllardan beri kendisini tanıyan birisi olarak, halen duymadığımız ne gerçekler vardır.
12 Eylül Darbesi olmuştur. O güne kadar bir kimseye çakı dahi kullanmamış gençlik lideri aranmaktadır. Kendisi gelir, bizzat teslim olur. Şimdi Mamak zindanlarındadır. Solcu gençlerle beraberdir. O zindanlarda, bir bakıma Medrese-i Yusufiye’de, zulmün, işkencenin, iğrençliğin; merhametsizliğin, beyinleri eritecek, insanları çıldırtacak çeşitlerine maruz kalan Yazıcıoğlu; 7,5 yıllık zindan çilesini hiçbir zaman anlatmamıştır. Ne toplantılarda, ne televizyonlarda, ne mitinglerde…
Ülkücülerin avukatı, aziz dostumuz Şerafeddin Yılmaz anlatıyor. Zalimleşen; merhametini kaybeden, vicdandan, Allah korkusundan uzaklaşan, Allah ve imanı tanımayan insanların, canavarlardan daha canavar hale geldiğinin müthiş tezahür ve tecellisi…
Rahmetli başkan 26 gün çırılçıplak işkenceye maruz bırakılıyor. Vücuduna elektrik veriliyor. Kendisi hiç ilgisi bulunmayan olaylarla ve suçlarla itham edilerek, işkenceyle itirafa zorlanıyor. Kafese konuluyor. Tam 5,5 yıl, 2,5 metrekarelik bir hücrede işkence çekti. 2 yıl da hücreden çıkarılarak, daha ehven-i şer zindan bölümünde hiçbir suç isnadı yapılmadan yattıktan sonra; suçsuz olduğu belli olmuştur; artık hapishaneden tahliye edilebilir.
Namık Kemal Zeybek anlatıyor: Muhsin Bey’in ve hepimizin avukatı Şerafettin yılmaz beni aradı ve “Muhsin Bey’in mahkemesinin bittiğini ve suçsuz olduğunun belli olduğunu anlattı. Kendisiyle görüştüm ve tahliyesi için talepte bulunacağımızı söyledim. Tam 7,5 yıl zindan çilesi çekmiş ve 1 günlük gökyüzüne kavuşabilmeyi dahi şiddetle özlemiş bir insanın psikolojisi yerinde; bambaşka bir seciye ve ruh asaletine dikkat buyurunuz. Merhum avukatına diyor ki; “Hayır; tahliye talebinde bulunmayın. Arkadaşlarımın dayanma gücü; biraz da benim aralarında bulunmamdan geliyor. Ben tahliye olursam; onlar içerde kalırlarsa yıkılırlar.”
Zamanımızda, tasavvur bile edilemeyecek, tarihte de ( sahabe dışında belki eşine rastlanmayacak) az görülebilecek bu civanmertlik karşısında insanın adeta dili tutulur.
Namık Kemal Bey dostumuz sonunda diyor ki;
“İşte Muhsin Yazıcıoğlu budur!
Rahmetlinin önemli bir hatırasını burada tekrar etmek istiyorum: “ Bizim 9 arkadaşımız idam edildi. Her idam cezaevinde, büyük üzüntü doğururdu. Cezalar infaz edildiğinde; bütün koğuşlarda Kuran okunarak hatim indirilirdi. Hatim duaları yapılırdı. Böylece, acılar, hafifletilmeye çalışırdı. İdamlar deyince; Mamak Cezaevinde Ali Bülent Orkan, bana küçük bir not göndermişti. Notta şöyle diyordu. “Ağabey, infazım bir hafta ertelendi. Çok sevinçliyim. Bunun sebebi yeni başladığım hatimi bitirememiştim. Şimdi onu bitirebileceğim için sevinçliyim. İdam cezası almış olanların da psikolojisi bu idi!”
Burada Muhsin Yazıcıoğlu’nun zindan hayatı, çektiği işkenceler, gördüğü zulümler karşısında; nasıl dayanabildiği, nasıl bir çelik irade ve tevekkül içinde bulunabildiği, çıldırmadığı; en azından devlet düşmanı olmadığı; zindandan sonra; nasıl bir irade ve cesaretle mücadeleye ve siyasete devam edebildiği düşünülürse; rahmetlinin nasıl bir lider ve dava adamı olduğu idrak edilebilir.
Bugün 3-5 ay en temiz hapishanelerde misafir gibi yatanlar, hapishaneye her gün yüzlerce tanıdık ve hayranları gelenler; zindandan çıktık diyebiliyor ve bununla iftihar ederek siyasi rant sağlayabiliyorlarsa, bu devirin adamı; bu devrin siyasetçisi sayamayacağımız Muhsin Başkan; 7,5 yıl zindanda hiçbir suçu olmadığı halde; işkence çektiği halde; bir gün dahi kamu huzurunda bana şöyle işkence yaptılar; 7,5 sene neler çektim? Demeyi dahi milletine karşı bir fedakârlık gösterisi yapma gibi telakki ediyorsa; karışımızda; bambaşka bir insan, kahraman ve dava adamı mevcuttur demektir.
“Eyvah, eyvah Sakarya sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz; bu dava büyük!”
Eğer Necip Fazıl üstad, rahmetliyi tanımış olsaydı; onun için “Muhsin divanesidir, yalnız Allah yolunun; çilekeş çocuğudur masum Anadolu’nun!” mısralarını söylerdi. Yazıcıoğlu, zindanda çile çekerken; devamlı Safahat’ı okuduğunu; Hilal ve İstiklal Şair’inin hatta Safahat’ta bile yer almayan bazı şiirlerini bildiğini yakınlarından duydum. Çoğumuz, onun iyi bir şair olduğunu dahi tam anlamıyla bilmiyorduk. Başta (üşüyorum) şiiri olmak üzere diğer şiirleri de pek duyulmamıştı. Yazıcıoğlu’nun alın yazısında; 7,5 yıl zindanda yatmak vardı; zindanda şiir yazmak vardı; Akif’in Safahatı’nı baştan sona okumak vardı. Akif gibi örnek bir şaire; fazilet ve ahlak, sahibi, çok farklı bir seciyeye, rahmetlinin bağlılığı çok dikkate şayandır. Bu bağlılık çok şey ifade eder. Talihin bir lütfu olarak ben; rahmetli M. Akif Ersoy’u yakinen tanımış, arkadaşları olan 2–3 kişi tanıdım. Ve Akif hakkında çok hususi bilgiler edindim.
Bir tanesi, Neyzen Tevfik’in kardeşi, yine M. Akif Bey gibi veteriner Şefik Tevfik Kolaylı’dır. Ben Ankara’da üniversitede öğrenci iken rahmetli de Ankara’da resmi görevli idi. Akif Bey’in yakın dostu idi.
M. Akif Bey İstiklal Marşını Tacettin Dergâhında yazarken; onunla beraber kalmıştı. M. Akif Bey’in karakterini, faziletini, seciyesini, cömertliğini anlatıyordu. İnanılması çok güç idi. Bu vasıfları haiz bir beşer nasıl olabilir? Bu bir beşer değil de melek midir? diye şaşırırdınız. Akif Bey diyordu; bu İstiklal Marşı’nı 3–4 gecede ağlayarak, hıçkırarak yazmıştır. Geceleri kalkar, eline geçen kâğıt parçalarına; duvardaki tahtalara ve duvarlara bile yazardı. Yazılan şiir Meclis’te 724 şair içerisinde birincilikle kabul edildi. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver okudu. Vekiller ayakta alkışladı. Bir kere daha okuttular.
Marşın kabulünden sonra bir müddet geçmişti. Üstad ödül olarak verilen 500 lirayı almamış; bu para başka bir yere bağışlanmıştı. Üstadın o sırada giyecek paltosu dahi yoktu. Fakat Ankara çok soğuktu. Eksi 20 derecelere kadar varan soğuk oluyordu. Üstad çok sıkıştığı zaman benim paltomu alıyordu. Bir gün şaka olsun diye; “üstad sen Burdur Milletvekilisin; bir palton bile yok! Hâlbuki şu 500,00 lira ödülü alsaydın, bir palton olurdu!” deyince; Akif bu şakamı ciddiye aldı! (Böyle bir hassas konuda şakam bile ters gelmişti) O güne kadar görmediğim; tahmin ve tahayyül edemeyeceğim bir tehevvür(kızgınlık) ve teessür içerisinde;
“Şefik; seninle ne zamandan beri dostuz. Beni hala nasıl tanıyamamışsın? Ben milletime yazdığım şiir karşılığında nasıl ödül alabilirim? Böyle bir şey bana yakışır mı? Sana ceza veriyorum. Seninle 6 ay konuşmayacağım!”
Rahmetli lider Yazıcıoğlu; onun davasının peşinde koşan Alperenler gençliği nazarında, İstiklal Marşı-Çanakkale Şehitleri Destanı- M. Akif’in çizdiği yol, fikirleri iman ve ihlâsı, Karakter ve seciye üstünlüğü; vefa ve merhamet ölçüleri, zulme ve zalime husumeti, gelenin keyfine ram olarak, geçmişe sövmeyişi ne üstün meziyetlerdir. Muhsin Yazıcıoğlu’nu, Yazıcıoğlu yapan erdemler de zaten bunlardır. 7,5 yıl Mamak zindanlarında; bir dava için, bu millet için, hilal ve istiklal için, milletimizi vücuda getiren manevi ve milli değerlerin yaşaması için çile çeken; en ağır işkence ve zulümlere maruz kalan; buna rağmen devlete-millete küsmeyen; psikolojik krize girmeyen bu müthiş Alp-Eren; siyasete atılacak; önce M.Ç.P.’de, sonra kendi kurduğu B.B.P.’de siyaset yapacaktır. Sanki Akif’in safahatında coşku içinde övdüğü Asım’ın nesli zuhur etmiştir.
“Asım’ın nesli diyordum ya; nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetemeyecek!
1991 yılı Genel seçimlerinde; muarızlarının “Kutsal İttifak” diye isimlendirdikleri, M.S.P – M.Ç.P. – İ.D.P partileri arasında ittifak gerçekleşmiş; Yazıcıoğlu’da M.Ç.P. kontenjanından aday olmuş, seçime az bir zaman kala gerçekleşen bu ittifak sayesinde; muarızların hiç beklemediği bir sonuç doğmuş kutsal ittifak(!) %18 civarında oy alarak toplam 61 milletvekili seçilmiştir.
Türk siyasi hayatının, bugünlere gelmesinde; kabul ve itiraf etmek gerekir ki, bu ittifak önemli bir rol oynayarak bugünleri hazırlamıştır.
Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları 1992 yılı sonbaharında; fikir ayrılığına düşerek M.Ç.P’den ayrıldılar. 7 Milletvekili ile çeşitli istişarelerden sonra; yeni bir parti kurmaya karar verdiler. Başkan ve arkadaşları önce Milli Mutabakat Metnini hazırlayarak, milletimize deklare ettiler.
M.Ç.P. Genel Başkanı rahmetli Başbuğ Türkeş’in en kudretli zamanında; Alperen Muhsin Başkan liderliğinde 6 milletvekili arkadaşı B.B.P.’ni kurmak üzere M.Ç.P’den koptular. Milli Mutabakat Metni, siyasi hayatımızın özgür, demokrat, manevi ve milli ölçülere uygun; yepyeni bir mesajıdır. 1993 yılı Ocak ayında B.B.P kuruldu. Günümüzün opportunist siyasetine uygun düşmeyen bu cesur teşebbüs; Alperen ruhunun, devlet-i ebed müddet anlayışının; milli irade egemenliğinin yepyeni bir tecellisi idi.
Bizler de, 23 Kasım 1992 tarihinde Sn. Hasan Celal Güzel’in önderliğinde 11.223 kurucu ile Yeniden Doğuş Partisi’ni kurmuştuk. Aslında, rahmetli ve partisi ile anlaşamadığımız noktalar hemen hemen yok gibiydi! Fakat ayrı partilerde; aynı ruh ve anlayıştaydık.
Sn. Hasan Celal Güzel’in, Yazıcıoğlu’nun şehadetinden sonra “Bir Alperen Hakka Yürüdü” başlıklı yazısında, samimiyetle ve veciz bir şekilde belirttiği gibi; “o bir çilekeşti; hep çile çekti. Onun tırnağı etmeyecek adamlar, bu ülkede Genel Müdür, müsteşar, Bakan, Başbakan oldular. Mes’ut Yılmazlar, Tansu Çillerler paraşütle iktidar partilerinin başına konarak defaetle Başbakanlık yaptılar. Benim çileli, derviş gönüllü Muhsin Gardaşım ise hiçbir zaman kırmızı plakalı arabalarda dolaşmadı. Lüks makam odalarında oturmadı. Türk Milleti’nin ve bunun en güzel bir parçası olan vefakâr Sivaslıların milletvekili oldu. Muhsin Başkan, hem partisini ve dava arkadaşlarını, hem de aşığı olduğu milletini ve memleketini TBMM’de bazen tek başına kalarak en iyi şekilde temsil etti.”
Türk siyaset ve devlet hayatının mümtaz siması; birlikte 8 yıl ikbal ve menfaat için; mevki ve makam için değil; bir ideal ve dava için mücadele ettiğimiz Sn. Güzel’in, Yazıcıoğlu hakkındaki bu tespitleri; Galata Kulesi gibi bir gerçeğin ifadesidir. Sn. Güzel, ayrıca Muhsin Başkanla aynı partide; bir ve beraber olamadığı için bunun hicranını yaşadığını da defaetle ifade etmiştir. Bu düşüncelerini Muhsin Başkanın sağlığında, İstanbul’da BBP’nin Ümraniye İlçesindeki bir konferansında da çok net söylemiş; hatta YDP’den sonra bütün seçimlerde oyunu BBP’ne verdiğini de açıklamıştır. Hadiselerin belagati kelimelerin belagatinden üstündür.
Sahabe Devrinde yaşaması gereken bir mümin bir dava ve inanç adamı, derviş gönül; siyasetin pek iptizale uğradığı bir dönemde; Fuzuli’nin “Ger derse Fuzuli ki, güzellerde vefa var. Aldanma ki şair sözü elbette yalandır!” mısralarındaki yalanın saltanatını süren ve halk nazarında da büyük yalancı telakki edilen, fikirsiz, çilesiz, gayesiz, idealsiz, meselesiz, endişesiz, merhametsiz, olumsuz siyasetçilerin yanında ve ona nispetle Muhsin Başkan; mevki, makam, ikbal ve menfaat yolunda vicdanını satacak bir adam olamazdı. Dünya nimetlerini elinin tersiyle iten bir dava adamı için, şairin deyimiyle “İnsan bu; sanıyordum; mukaddes yüke hamal-hamallık ki, sonunda ne rütbe var; ne de mal ölçüleri geçerliydi!”
Muhsin başkan, bütün engellemelere, gittikçe ağırlaşan şartlara rağmen, 7 adet milletvekili arkadaşı, genç, cesur, inançlı, Alp-erenler, çilekeş gönül bağlıları, temiz Anadolu halkıyla birlikte kısa zamanda teşkilatlandı; 1994 yılı Mart ayında yapılacak yerel seçimlere katılma hakkını kazandı. Seçime, rahmetli Aydın Menderes’in Büyük Değişim Partisi ve Yeniden Doğuş Partisi de, BBP’ nin yanında katılmışlardı. Siyaseti bilmeyen bir çok dostlarımız ve genç arkadaşlar BBP’ ne hiç şans tanımıyorlardı. Oysa ki, BBP’den başka, bizim partimiz Yeniden Doğuş Partisi’nin dahi henüz tabanı teşekkül etmemişti. Sonra bu kadar bölünme ve parçalanma da, seçmen nezdinde hoş karşılanmamıştı.
Mart 1994 yerel seçimlerinde, parlamento dışı partilerden en fazla oyu BBP almıştı. BBP de dahil diğer yeni kurulan partilerde umduğunu bulamamıştı. Adeta, Ehl-i Beyt ve Muaviye İhtilafı sırasında meşhur Arap şairi Ferezdak’ın tarihi sözündeki katı gerçek tecelli ediyordu. Ferezdak, Hz. Hüseyin Efendimize halkın ve insanların, güç ve kudret karşısındaki eğilimini şöyle belirtmişti: “Basra ve Küfe halkının gönlü sizden yana! Fakat kılıcı Muaviye tarafına çalışıyor!”
Türk siyasi hayatında, bu eğilim zaman zaman, ehven-i şer gerekçesiyle, idealden ve haktan yana değil de, daha az tehlikeliden ve şerden yana yönelmiş, nehirlerin denizlere akması gibi, kalabalıklar güçten ve güçlüden yana davranmışlardır. Yeniden Doğuş Partisini kurduğumuz zamanlarda, meydanlarda halkımız “gönlümüz sizden yana” diye bağırmışlar, fakat oyları bizden yana olmamıştır. Bize destek vermemişlerdir.
BBP’ nin de, YDP’ nin de arkasında holdingler, kozmopolit sermaye, rantiyeler, emperyalist güçler, beynelmilel cemiyet ve teşekküller, çiftetelli medyası fır döndü, Oportünist iş adamları yoktu. Aslında bunların olmayışı da, bu partiler için en büyük tezkiye idi. Yiğit insan, büyük hatip, Bölükbaşı’nın müthiş ifadesiyle;
“Ne milyonlara satılacak vicdanları, ne vicdanları satın alacak milyonları olmayan!” bu inanmış, Neyzen Tevfik’in deyimiyle kirli ellerde parayı görünce paradan bile iğrenecek hale gelen rahmetli Muhsin bey gibi, Hasan Celal Güzel bey gibi asil insanlar, Peyami Safa’nın meşhur tabiriyle para adamı, kâr adamı değil de fikrinin adamı olan, idealist dava adamları, politika mücadelesinde, maalesef ayaklarının altında saydıkları paranın sıkıntısını çekmişlerdir. Yine H. Celal Güzel’in, rahmetli hakkındaki yazısından devam edelim.
“Siyasette çilenin ne demek olduğunu, hazineden trilyonlar alan tuzu kuru partiler anlayamazlar. Ben YDP Genel Başkanı olarak bu çileye 8 yıl devam edebildim. Muhsin başkan ise 17. yılını doldurmak üzereydi.”
Bir dava için bile olsa, kapital sahiplerinden, parayı hayatta gaye edinmiş insanlardan, para istemenin, onların desteğine muhtaç olmanın siyasi hayatta en büyük çile olduğunu üzülerek ifade etmek isterim. Hep kendisinden bahsettiğimiz Sadi-i Şirazi’nin şu sözünü hiçbir zaman unutamıyorum;
“Yüz suyu karşılığı olduktan sonra, ab-ı hayat bile istenmez!” Yani, eğer ölümsüzlük suyu, ölümsüzlük yüzsuyu karşılığı verilecekse, yüz suyu dökerek O, bile istenmez.
Rahmetli, 2009 seçimlerinden 2-3 ay önce bir akşam beni evden aradı. Seçime hazırlık için, genel merkezin finansman temini sorununu açtı. Asil lider, bizim gibi istemeye başkasından bir şey talep etmeye alışmamıştı. Sanki Şirazlı Sadi o veciz sözünü, Muhsin başkan için söylemişti. Şu para istemek ne zor iş diyordu. Biz başkaları gibi para toplamasını öğrenemedik. Onun için, durumu müsait olan arkadaşlardan Genel İd. Kurulu üyelerinden, başkanlık divanına mensup yöneticilerimizden en az 10 bin lira olmak üzere para toplayacağız. Bizim toplayacağımız bu para, ne yazık ki hazineden yardım gören partiler için, İstanbul’un en küçük ilçesinin masraflarından daha az, adeta bir bahşiş gibiydi.
Vaktiyle, Yeniden Doğuş Partisini kurduğumuz 1992 Kasım ayından itibaren Sn. Güzel her toplantıda, her yerde parasızlığı dile getirir, en içten, en mert ifadeyle “bana paran kadar konuş derseniz konuşamam, çünkü biz para, mal, mülk sahibi değiliz” dediği zaman bazı tüccar arkadaşlarımız; “aman abi öyle konuşma, halk parasız adamların bize ne hayrı olabilir” gibi bir düşünceye kapılabilirler diyerek, politikada ne hazin bir gerçektir ki, maalesef inancın ve idealin yerine paranın ikame edildiğini ortaya koyarlardı. Belki bu meseleyi uzattık. Ancak tarihe mal olmuş bir hakikati burada tekrarlamakta fayda görmekteyiz.
1987 yılı genel seçim öncesi, Sn. Güzel G.Antep’te il teşkilatından ayrı kendi seçim bürosunda seçim çalışmaları yapıyor. Yanında İstanbuldan’ da gitmiş arkadaşlarımız bulunuyordu. Onların şahadetiyle ve ayrıca 1992 yılı Şubat ayında Sebahattin Önkibar’ın Türkiye Gazetesinde manşetten verdiği Sn. Güzel ile ilgili haberden öğrendiğimiz şudur; Sn. Güzel’ i İstanbul daki meşhur bir holdingin temsilcisi bizzat ziyaret etmek ister. Sn. Güzel seçim bürosunda arkadaşlarla beraber yoğun bir mesai içindedir. İsmini saklı tuttuğumuz (gazete yazmıştır) holdingin İstanbul’dan gelen memuru elinde bir valizle Güzel’in yanına girer ve saygıyla valizi Sn. Güzel’e holding sahibinin seçim masrafları için gönderdiğini, başarı dilediğini, selam ve hürmetlerini emirlerini beklediğini söyler. Valizde, o günün parasıyla 5 milyar TL. vardır. Sn. Güzel şaşırır, kızar. Rahmetli Özal’ı arar. Bu parayı sorar. Kendisine bu para dolayısıyla ilerde çıkarılacak faturanın karakteriyle bağdaşmayacağını belirterek, parayı sahibine verilmek üzere iade eder.
1987 yılında Sn. Güzel’e, o günkü satın alma değerinin gücünü hesaplayınız, 5 milyar lira seçim yardımı yapmak isteyenler vardı. Çünkü Sn. Güzel bir iktidar partisinin adayı idi. Seçimden sonra bakan olacaktı. 1992 yılı 23 Kasımında Yeniden Doğuş Partisi’ni kurduğumuz zaman partimize yardım vadedenler, İstanbul ilinin sadece kirasını, personel giderlerini vs. yüklenmeyi taahhüt edenler, ne yazık ki birkaç ay için dahi bu parayı ödemediler. Buna benzer daha nice vakıalara şahit olduk. Ve sık sık Namık Kemal’in şu mısraını söylemek zorunda kaldık. “Felekten baht utansın, binasip erbab-ı himmetten!”
Tekrar BBP’ nin seçim maceralarına dönelim. 1995 yılı genel seçimlerinde BBP ANAP ile ittifak yaptı. Kendi kontenjanından 8 milletvekili seçildi. Bu milletvekillerinden Esat Bütün eski partisine dönmedi. ANAP’ta kaldı. 1995 yılı genel seçimleri Aralık ayında yapılmıştı. 1996 yılında ANAP ve DYP ittifakı ile Anayol hükümeti kuruldu.
Bu koalisyon fazla yürümedi 1996 yılı haziranında bozuldu. Ve Refah yol hükümeti kuruldu. Muhsin başkan hükümetin kurulmasında ve yaşamasında büyük gayret gösterdi. Hatta kendisine yapılan bakanlık teklifini de reddetti. Ancak Refah-yol hükümeti yüzünden rant kapıları kapananlar, Anadolu sermayesinden ürkenler, milli ve manevi değerlerimizin amansız hasımları, çifte telli medyası, ordu içindeki cuntacılar, darbe hastaları, sivil, postal yalayıcıları, millet iradesini çiğnediler. Sudan bir bahaneyle Sincan’da tanklar, adeta milli iradenin üzerine yürütüldü.
28 Şubat 1997 tarihinde milli güvenlik kurulunda, Başbakan Erbakan’a kurul üyelerine, İrtica ile mücadele bahanesiyle bir takım kararlar zorla imzalatılmak istendi.
Devrin hanım İçişleri Bakanına bir komutan Türk Tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş bir şekilde, kazıktan bahsetmek gibi bir seviyesizlik ve seciyesizlik gösterdi. Bir başkası kendi milletinin Başbakanına, kendi Başbakanına üzerinde üniformalı elbisesi varken bir lokantada p…k gibi galiz bir küfür etti. Daha ileri giderek Suudi kralına saldırdı. Müslüman subaylar fişlendi, gazetecilerin işlerine son verdirildi, üniversitelerde örtülü öğrenciler engellendi. Yeşil sermaye kara listeye alındı, televizyonların genel müdürleri değiştirildi, üniversitelerde hocalar mimlendi, yüksek yargı organlarına brifingler verildi. Bugün yargı önünde hesap veren 28Şubat komutanları Çevik Bir, Erol Özkasnak, Çetin Doğan vs. o zaman astığı astık, kestiği kestik olan insanlardı. Post-Modern darbe yapılmıştı. Bu darbe 2000 yıl bile sürebilirdi. Refah-yol hükümeti yıkılarak, teamüllere aykırı bir şekilde, Mesut Yılmaz’a hükümeti kurma görevi verildi. Anasol-M. Hükümeti kuruldu. Bu hükümet kesintisiz 8 yıllık eğitim başta olmak üzere, bu milletin milli ve manevi değerlerine zıt, hukuk devletine, demokrasiye aykırı, darbeci komutanların isteği doğrultusunda icraata yöneldi. Darbeciler balans ayarı yapmıştı. Demokrasiyi kurtarmıştı(!)
28 Şubat Post-modern darbenin kara günlerinde Muhsin başkan, H.Celal Güzel, Besim Tibuk, Hüseyin Ergün, Meral Akşener, Nazlı Ilıcak gibi siyasetçi ve yazarlar darbeye karşı pervasız bir mücadele vermişlerdir. Muhsin başkana, bir toplantıda rastladığı, azametli komutan, ilerde Cumhurbaşkanlığı adaylığını düşünen, ülkenin biricik ümidi (!) Çevik balansçı, Çevik Bir, bir pusula yazarak gönderir: pusulada “Türkiye İran olmayacak!” tehdidi vardır. Muhsin başkan hemen aynı kâğıda şu cevabı yazarak gönderir: “Türkiye İran olmayacak. Ancak Suriye veya Baaşçı bir rejimde olmayacaktır!” Yazıcıoğlu 28 Şubat sürecinde hep dik durmuş, Necmettin Erbakan ve Tansu Çillere de devamlı dik durmasını, korkmanın bir faydası olmayacağını, insan olan insanın bir defa öleceğini söylemiştir.
Parlamento binasına çevrilmiş tanklara karşı çıkarak “silahın namlusunu Meclis’e çevirmiş bir askeri güce selam durulmaz!” diyerek Meclis’in ne olduğunu, milletin emrindeki ordunun, milletin ordusunun millete düşman olamayacağını pervasızca ilan etmiştir. 28 Şubat süreci demokrasi tarihimizde en kara günlerden biridir. Müslümanları, vatan evladını, öğrenci kızlarını, öğretmenlerini, din adamlarını, en küçük bir merhamet ve vicdan azabı duymadan çiğneyebilen güçlerin ne büyük bir felaket olduğunu insan ifade ederken, böyle insanlarında bulunabileceğini düşünmenin hicranını duymaktadır.
Birinci meclisin ateşli hatibi Erzurum milletvekili H.Avni Ulaş, Ali Şükrü Bey’in, Topal Osman ve avanesi tarafından öldürülmesi üzerine, bu öldürmenin perde arkasını da ima ederek; “Ey Kâbe-i millet, sana da mı taarruz!” diye haykırmıştır.
Muhsin Yazıcıoğlu ve H.Celal Güzel 28 Şubat sürecinde asil ve cesur bir mücadele vermişlerdir. Güzel hakkında bir yığın dava açılmış, Kayseri’ deki bir konferansı dolayısiyle mahkûm olmuş ve 4 ay 26 gün Ayaş hapishanesinde yatmıştır. 28 Şubat Post-Modern darbesi Türk siyasetçilerinin, entelektüellerinin, medya mensuplarının, yazar ve düşünürlerin demokratlıkları, hukuka bağlılıkları, cesaret ve dürüstlükleri, seciye ve seviyeleri bakımından bir turnusol kâğıdı niteliği göstermiştir.
Muhsin başkanın partisi, 2007 yılı genel seçiminden önce büyük bir ilgiye mazhar olmuş, her kesimden adeta partiye katılım ve hücum olmuştur. 2007 yılı genel seçimine, BBP katılmayarak, genel başkan ve bazı arkadaşların bağımsız aday olmasına karar verilince, daha seçimden önce partiye toplu halde katılan anlı şanlı insanlar, parti seçime katılmıyor gerekçesiyle seçimden önce partiden ayrılmışlardır. 4 eski bakan, eski milletvekilleri, müsteşarlar, rahmetli Türkeş’in ilk özel kalem müdürü rahmetli Yazıcıoğlu’na kaside yazarak partiye katılanlar, BBP’ ne sanki bir yerden emir almış gibi beraberce katılıp, bir yerden emir almış gibi beraberce terk edenler, rahmetlinin seciyesine, karakter ve dürüstlüğüne yüzde yüz ters düşen bir fiil irtikap etmişler, başkan bu sakim tavır ve vefasızlık karşısında dahi onlar hakkında aleyhte tek kelime konuşmamıştır. Burada bir şahsi kanaatimi, adeta matematik bir kesinlikle belirtmek istiyorum: Muhsin Yazıcıoğlu, o derece dürüst ve dosdoğru bir adamdı ki kendisine;
“Bir tek yalan söyle, yarın seni iktidara getirelim!” deseler dahi O’na yalan söyletemezlerdi. Yazıcıoğlu farklı bir adamdı. Bu sözümü yadırgayanlar olabilir. Bu nasıl bir siyasetçi, nasıl bir adam? Böyle adam olur mu, böyle siyasetçi olur mu? Diyenler çıkabilir. Burada yeri gelmişken ibretli bir olayı da zikretmeden geçemeyeceğim: Fethi Gemuhluoğlu… Ömrünü insana yatırım yolunda; gençlerin milli ve manevi değerlere sahip insanlar olarak yetişmesi; bu aziz milletin bu vatanın kalkınması; gerçek hukukun ve hürriyetin tecellisi için harcamış bir mütefekkir, N. Fazıl Bey’in tabiriyle; cepheye geriden su taşıyan; davanın sakası! 1975 yılında; bir dava ve inanç adamının cenazesinde; cenaze namazında İmam Efendi “ Er kişi niyetine!’ diye namaza durduğu zaman; rahmetli Fethi Bey atılır: “Dikkat et, İmam efendi; bu musalla taşı böyle bir er kişi görmemiştir!” Muhsin Yazıcıoğlu; erdemli kişidir; bazı gerçeklerin sırrına eren farklı er kişidir.
Rahmetli, 2007 genel seçiminde; Sivas’tan bağımsız seçildikten sonra tek başına bir ordu gibi Mecliste gayret göstermiş; parti faaliyetlerini aksatmamış; sarsılmayan bir gayret ve azimle hiç durmamıştır. Maalesef başkanın bu çalışmalarına, açıklamalarına, konuşmalarına gazetelerimizde, televizyon kanallarımızda hiçbir zaman gereken yer verilmemiştir. Vaktiyle aynı şey S. Güzel’e de yapılmıştı. YDP Genel Başkanı Güzel, her şeyi pervasız söylediği; yanlışı yapan kendi eski arkadaşları da olsa tenkit ettiği haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmadığı için; çoğu zaman bizim medyamız bile yer vermezdi. Çünkü; bu devrin maalesef bizim için en acı gelen tarafı; herkesin güçten ve güçlüden yana tavır almasıydı.
Muhsin Başkan’a, karayollarında seyahati sırasında; şimdi suikast olduğunu daha iyi anladığımız trafik kazaları düzenlendi. En son Bolu tünelinde Mercedes arabaya arkadan bir kamyon çarptı. Mercedes araba hurdahuş oldu. Kendisi, trafik kazası süsü verilmek istenen sabotajlardan bazen şaka gibi bahseder; fakat tam bir teslimiyet içinde aldırmazdı.
…Ve en son suikast… Helilopter cinayeti… 29 Mart 2009 yerel seçimlerinden bir hafta önce… Bir Pazar günü; yağmurlu bir havada; Çağlayan Meydanı’nda Futbol sahasında, öğleden sonra partimizin mitingi vardı. Mecidiyeköy’de İl binasında rahmetli ile buluştuk. Miting öncesi; biraz sohbet etmek ve genel durumu konuşmak istiyordum. Başlangıçta 2 kişi idik. Genel başkan çok durgundu. Sanki maverai bir âlemde ve tefekkür içindeydi. Sonra İl başkanımız Büyük Şehir Belediye Başkan adayımızla birlikte geldi. Ben öğle yemeğini yemiştim. Karadeniz pidesi söylendi. Bu arada pek az K. Maraş Çağlayancerit Belediye seçiminden bahsettiler. Kendisine, bu ilçeye helikopterle gelerek konuşma yaptıktan sonra, oradan Yozgat Sorguna helikopterle ulaşılması konusunda arkadaşların ısrarlarını anlattılar. Pek gönüllü olmadığını; ancak ısrarları da kıramadığını kısaca beyan ettiler.
Pideler geldi. Israrla bana bir pide uzattı. Ben de yemek yediğimi söyledim. Dinlemedi. Bunu yiyeceksin dedi. Kendisi yerken; siz katılmazsanız; yemek sanki boğazına dururdu. Ben de pidenin çok az bir kısmını yedim. Başka bir dostumuz geldi. Ona havale ettim. Seçim Meydanına gittik. Meydanın açık kısmında Saadet Partisi’nin Mitingi vardı. Ancak daha önceden orada CHP Mitingi yapmış; Pazar günü olduğu için geç başlanabilmiş ve geç bitirilebilmişti. Dolayısiyle Saadet Partisi’nin mitingi de uzamıştı. Aklımda kaldığına göre; Numan Kurtulmuş Bey konuşmuş; Erbakan Hoca onlara ant içiriyordu. Onların ses düzenleri çok güçlü idi. Meydan ve etraf gümbür gümbürlenmişti. Bizim Büyükşehir Belediye Başkam adayımız konuşuyordu. Ses iyi duyulmuyor, Erbakan Hoca gök gürlemesi gibi konuşuyordu. Bizim gençler, Alperenler fevri olarak reaksiyon gösterip, hocayı engellemek için bağırmaya başladılar. Muhsin Başkan birden küplere bindi. Gençlere yöneldi. “Gençler, o bizim hocamızdır. Partililer kardeşlerimizdir. Yapamazsınız! Ayıptır! Hocam istediği kadar konuşabilir. Gerekirse biz tek kelime dahi konuşmayalım!” İşte Yazıcıoğlu bu idi. Sonra çok az bir konuşma yaptılar. Uçağa yetişmek için hava alanına koştular. Rahmetli ile bu son görüşmemizdi.
3gün sonra; bir Çarşamba günü saat 15.00’i geçmişti. Şişli’de yazıhanemdeydim. İçimde müthiş bir sıkıntı vardı. 5–10 dakika sonra; çok eski dostum YDP eski Genel Başkan Yardımcısı İş adamı Ahmet Taşçı Bey telefon etti. Bana önce sordu: “Muhsin Bey’den haberin var mı? Ben şaşırdım.” Ne var, bir şey mi oldu?” Helikopter düştü! dedi. Tekrar sordu; “Senin haberin yok mu?” Devam etti. “ Ankara’ya Nevzat Pakdil Bey’e telefon ettim. Onun da fazla haberi yok. Hemen kaza mahalline gideceğini söyledi” dedi. Hemen televizyonu açtım, Ankara’yı, Genel Sekreterimizi; diğer arkadaşları aradım. Onlar da yeni muttali olmuşlardı. Televizyonda K.Maraş Valisi, aldığı haberlere göre Muhsin Başkan’ın yaralı olduğunu, hastaneye kaldırıldığı hususunu belirtiyor. Kayseri Valisi de aynısı olmasa bile buna benzer konuşuyordu. Giderek bilgi kirliliği artmaya başladı. Hemen toparlandım; eski milletvekili dostum Sn. Mustafa Haykır’a telefon ettim. Birlikte Ankara’ya hemen gitmemiz gerektiğini söyledim. Yanımıza şoförümüzü de alarak, özel arabamla Anakara’ya yola çıktık.
Ankara’ya geldik. Parlamenterler Oteli’ne yerleştik. Genel Merkez önü ve Genel Merkez bir ana-baba günü idi. Türk siyaset hayatının, İslam- Türk davasının, İslam-Türk âleminin büyük lideri dava adamı Muhsin Başkan’ın helikopteri karlı tepelere, Keş Dağları’na düşmüştü.
Vaktiyle kendisine sorulmuştu: Bir kar tanesi olsan; nereye düşmek isterdin? O da; ( Mekke’ye düşmek isterim) diye cevap vermişti. Mekke’ye düşmek isteyen bir kar tanesi; aslında bir lav, bir Yanardağ şimdi Keş Dağları’na, Karlı Dağlara düşmüştü. Bu kahramana; karayollarında trafikte yapılamayan suikast, göklerde, havalarda yapılmış, yiğit Alperen, bahadır lider, helikopterdeki diğer 5 eroğlu erle beraber bu âlemden sonsuzluğa göçmüşlerdi.
Zindan da işkencelerin en adisine maruz bırakılan, üşüyorum şiirini yazan “ Beton çok soğuk üşüyorum!” diyen bu çelik yürekli, şair ruhlu hassas, merhametli, mütefekkir kahraman; bir kar tanesi olarak Mekke’ye düşememiş fakat Bedr’in Arslanlarından miras kalan bir ruh ile bir lav gibi, yanardağ gibi Keş Dağları’na, kar yığınlarına düşmüş, düşürülmüş; şehit edilmiştir.
Eski Yunan’da Epigran denilen bir kitabede şöyle veciz bir ifade vardır. “Yolcu git ve Atinalılara de ki; Biz burada ettiğimiz yemine sadık namsız ve nişansız uyumaktayız!” Bu toprakları ayakta tutanlar, yerin altındakilerdir. Yerin altındakiler olmasa; yer de olmazdı; yerin üstündekilerde!
Muhsin Başkan’ın helikopteri düştükten sonra Genel Merkez’e ulaştığımızda dışarıda devamlı bir kalabalık televizyon kanalları ve basın vardı. Sık sık Kuran-ı Kerim okunuyor; Genel Merkezdeki arkadaşlarımız yürekleri kan ağlayarak gençleri, vatandaşları, Alp-Erenleri teskin etmeye çalışıyorlardı. Genel Merkez’e devamlı, devlet erkânı, siyasetçiler, basın, iş âlemi taziyeye geliyorlardı.
Seçimden önce, 28 Mart cumartesi günü saat 14.00’e kadar genel başkanın vefatı ve cesedi hakkında kesin resmi bir açıklama yapılmamıştı. Bu da bizi rahatsız ediyordu. Herkesin sinirleri gerilmişti. Son gün Genel Merkeze Namık Kemal Zeybek Bey geldi. Kendisi Türk Cumhuriyetlerinde olduğu için kaç uçak değiştirerek ancak Cumartesi günü yetişebilmişti. Kendisiyle konuşurken, seçim yasaklarının yaklaştığını; bundan önce, parti olarak seçime gireceğimizi seçmenlerimize duyurmamız gerektiği hususunu, çünkü seçime katılıp katılmayacağımız konusunda tereddüt doğduğunu; bunun partililerimizi açıklanması gerektiğini beraberce istişare ettik! Ve bir basın toplantısı ile artık Muhsin Başkan’ın şehit olduğunun bildirilmesinin de uygun olacağını ilan etmeye karar verdik.
Saat 17.00’den önce, siyasi yasaklar başlamadan basına açıklamalar yapıldı. Kuran tilaveti başladı. Artık kovuşma Mahşer’e kalmıştı. Yahya Kemal’in mısralarıyla;
Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde;
Evvel giden ahbaba selam olsun erenler!
29 Mart Yerel Seçimlerinden sonra başkanın ebedi âleme yolculuğu Ankara’da başladı. Hastaneden cenazesi alınarak Büyük Millet Meclisi’ne getirildi. O gün Ankara’da kendiliğinden oluşan muazzam bir kalabalık vardı. Gökyüzünden helikopterlerle yapılan hesaplamaya göre, o gün Ankara’ya 1.350.000 kişi bu tarihi gün için gelmişti. İlk defa devletin ve milletin bir araya geldiği; hiçbir devlet kuruluşunun propagandası, ilanı, duyurusu olmadan kendiliğinden oluşan bir mahşeri topluluk… Ve ilk defa Meclis’in bahçesinde bir olağanüstü tecelli; Tekbir sesleri göklere yükseliyordu. Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde vefat ettiği zaman büyük düşünür şair Sezai Karakoç onun için “ Göklerin çektiği kartal” başlıklı bir yazı yazmıştı. Meclis’teki tek bir ses; Tekbir sesleri rızaenlillah yüz binlerce insanın başkanın cenazesine katılması; bu milletin bir bakıma kendisi için çalışanları unutamadığının canlı bir kanıtıdır. Muhsin Başkan’a; 27.05.2009 tarihinde yazdığım Mersiye’de, bir yerde şöyle söylemiştim:
“Öyle bir diri mevta, herkesi cem eyledi!
Öyle bir vakıa ki, bir çok hikem eyledi!
Ve toprağın altı ki, derinden daha derin,
Ve toprağın üstü ki, sahipleri gidenler,
Kulak ver, yer altından gelir esrarlı sesler;
Bugün yaşamaktayız, yarın hep öleceğiz,
Ölüm öldürülemez, sonsuzu göreceğiz,
Öncesi ve sonrası, bir sefer içindeyiz,
Şimdi muhasebe yap, niçin geldik, nerdeyiz?
Uluçınar, büyük Alp-Eren Yazıcıoğlu’nun cenazesine yurt içinden; yurt dışından, Türk Cumhuriyetlerinden, dünyanın her yerinden insanlar katıldı. Türk ve Müslüman ülkelerden topraklar getirildi. O, bu toprakları, bu sınırları, toplumumuzu, aşmış bir insandı.
O’nun vefatında ebedi istirahatgâhında ve olayların gelişmesinde insani maverai ürperişlere götüren tefekküre ve nefs muhasebesine yönelten sebepler tevafuklar düşündükçe heyecandan heyecana sürükleyen hususları şöyle sıralayabiliriz.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra; zindan da;
— Bir genç adam; 26 gün çırılçıplak, işkenceye tabi tutuluyor, elektrik veriliyor; Sebep? Allah millet, vatan yolunda olduğu için. Hiçbir suçu, günahı, fena hali; devlete karşı kanuna karşı eylemi olmadığı halde.
— O genç adam tam 5 sene 2,5 metrekarelik bir zindan da işkence görüyor. Kafese konuluyor.
— O genç adam ayrıca tam 2,5 sene yine zindan da zulüm, işkence, eziyetin, hakaretin insanlıkla bağdaşmayan muamelenin tamamına muhatap oluyor. En büyük sıkıntı ve şikâyeti; namaz kılmaktaki karşılaştığı zorluklar… Toplamı tam 7,5 sene zindan hayatı.
Bu genç adam; Hilal ve İstiklal Şairi, büyük iman ve fazilet adamı M.Akif’in bugüne kadar ülkemizde en çok baskı yapan Safahat isimli dev eserini devamlı okuyor. Hatta Akif’in Safahat’ta yer almayan şiirlerini dahi biliyor. Hiçbir suçu olmayan bu adam sonunda kendine hiçbir suçta isnad olunamadan tahliye edilmek isteniyor.
7,5 yıl zindan da çile çeken bir insan bir gün evvel işkenceden, esaretten zulümden ve zindan da kurtulmak isterken O arkadaşlarını düşünerek dışarı çıkmak istemiyor. Çelikten bir irade; müthiş bir iman olmasa normal insan buna dayanabilir mi?
O sanki Akif ‘in, Mithat Cemal Kuntay’ın deyimiyle adeta bir melekte mevcut olabilen granit gibi karakter ve seciye ve sağlamlığını görmüş ve yaşamış gibi Safahat’ı ruhuna sindirmiştir.
“Zulmü alkışlayamam; zalimi asla sevmem!
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim?
O’nu dindirmek için kana yerim; çifte yerim!
Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım?
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutan kaldırırım!”
“Doğrudan doğruya Kur’andan alıp ilhamı;
Asrın idrakine söyletmeliyiz; İslam’ı”
“İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin’
Ne mezarlıkta okumak; ne de fal bakmak için !”
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda;
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan şuheda!
“Bomba şimşekleri beyninden inip ha siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o, aslan neferin!”
“14 asır evvel yine bir böyle geceydi;
Çölden ayın ondördü bir öksüz çıkıverdi!”
“Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber;
Sana ağuşunu açmış, duruyor Peygamber!”
Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm;
Gördüm de hazanında su cennet gibi yurdu
Gül devrini görseydim eğer bülbül olurdum;
Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu?
“O zaman koptu içimden şu tahassür ebedi!
Ya hamiyetsiz olaydım; ya param olsa idi!
Muhsin Başkan’ın zindan da devamlı okuduğu, şiirlerini ezberlediği Akif’in İstiklal Marşını ağlayarak geceleri yazdığı Tacettin Dergâhı bugün Akif’in yolunda; günümüz Asımlarından birini; büyük şeyhin ruhani atmosferi içinde; ebedi âleme kadar misafir edecektir. Bu Allah’ın nasıl bir lütfu ve ulvi bir tevafuktur.
Yazıcıoğlu’nun yolundan gidenler, Alp- Erenler parti mensupları, yöneticiler, ne azim bir davanın temsilcileri olduklarını ve bu azim davayı omuzlarında taşımanın sorumluluklarını bilmek ve bu şuurda olmak zorundadır.
Bir büyük mütefekkirin deyimiyle;
“Bazı davalar bazı makamlar, bazı şahsiyetler leke ve şaibe götürmez. Bir kasap, gömleği üzerinde yağ lekesi dikkati çekmez de bir frak üzerinde tebeşir tozu hemen belli olur!
Yazıcıoğlu’nun 1,5 saniyesine dahi hakim olamadığımız bir dünya ve hayat için şahsiyetsiz ve fırıldak olmanın ne büyük ahmaklık olduğunu ölümünden 2-3 saat önce söylemesi davasını takip edenlere adeta bir vasiyet gibidir.
Yazıcıoğlu’nun tam bir seciye sahibi ve vefa abidesi sayılması gerektiğini adeta matematik bir hüccetle ispatlayan, belki çok kimsenin bilmediği şu olaya bakınız.
3 Kasım 2002 seçimleri için Doğru Yol Partisi ile Büyük Birlik Partisi seçim ittifakı yapma hususunda anlaşmışlardır. Büyük Birlik Partisi Doğru Yol Amblemi altında seçime girecek; DYP listelerinde B.B.P ne belli kontenjan verilecektir. Bu hususta mutabakat sağlanmıştır. Ancak, rahmetli başkan BBP aday listesini getirecektir.
Partiye aday listesi hazırlanır. Bu listede 2 önemli isim vardır ki; bu iki isim kamuoyunda medya tarafından çok yıpratılmış; iftiraya maruz bırakılmış; bazı mahfillerin ( asker, medya, jakoben, bürokrasi, postal aşığı holdingler, millet ve demokrasi düşmanlarının) kin duydukları, ekstrem bilinen aslında vatansever ve idealist iki arkadaşımızdır. Çiller Hanım, bu iki isimden ürker; kibar bir şekilde; bu iki ismin listede bulunmasının altından kalkamayacağını; başka kim olursa onları kabule hazır olduğunu ifade eder. Ancak genel başkan bu iki arkadaşına söz vermiştir. Veya onların listeye dahil edilmeyişinin dahi arkadaşlarını rencide edeceğini düşünür. Çiller Hanım’a o zaman bu ittifakın yapılmayacağını ifade ederek, çekilir.
Aslında; o iki arkadaşına Tansu Hanımın itirazını söylese onlar hemen çekilmeye hazırdırlar. Kendileri yüzünden ittifakın bozulmasına hiçbir zaman gönülleri razı olmayacak ve aday olmamakta direnecek ve genel başkanı ikna edebilecek insanlardır. Ancak rahmetli Yazıcıoğlu farklı seciyenin asaletin sahibidir. Gelir ve arkadaşlarına Tansu Çiller’le anlaşamadığını; ittifakın hayırlı olmayacağını söyler ve kimse hiçbir şey anlamaz.
O gün ve bugün Türk Siyaset arenasında Yazıcıoğlu’ndaki bu vefa anlayışını ve seciye ve asalet dokusunu taşıyabilecek başka birini göremezsiniz. Rahmetli İsmail Hamdi Danişmend’in İbret Aynasını devam ettiren, bir yazarımız, düşünürümüz olsaydı; Yazıcıoğlu’nun topyekun bir analizini yapabilirdi. Yazıcıoğlu böyleydi; Yazıcıoğlu bu idi.
Büyük bir şair Baki, Kanunî Mersiyesinde bir insan için;
“İnsan odur ki, âyine veş- kalbi saf ola;
Sinende neyler âdem isen kine-i pelenk! Mısralarıyla insanın ayna gibi kalbinin saf olması gerektiğini; Gerçek insanın kalbinde kaplan kini olmayacağını ifade eder.
7,5 yıl zindan da zulüm görmüş bir kahraman var eğilmemiş, yılmamış, psikolojisi bozulmamış; devletine küsmemiş; hiçbir zaman intikam duyguları taşmamış, başkası onun yerinde olsa; devlet düşmanı; hınç ve kin yüklü bir anarşist olurdu; ateist olurdu. Fakat o farklı idi.
“Sarsılmayan imanına mev’ud olan atî;
Canlandırır elbette bu enkaz-ı hayati!” düsturu içinde Allah ve Peygamber aşkı ve inancın gücüyle kara günleri sineye çekebilmiş. “Evet, emin olunuz; şu istikbal inkilâbatı içinde en güç sada İslam‘ın olacaktır!” müjdesini veren asrın müceddidiniz; en zalim başlar karşısında dahi davasından ve imanından en küçük bir inhiraf göstermediğini çok iyi bilen ve anlayan bir kimse idi. Nefsini ayaklarının altına alabilen gerçek kahraman…
Ziya Paşa’nın deyimiyle;
“ Etfal gibi, mağlub-ı heva olma er ol er;
Nefsin seni ram etmeye, sen nefsini ram et!
Sen Kâbe gibi kendini hürmetle benam et…”
Rahmetli Yazıcıoğlu; eğer iki arkadaş için ısrar etmeyerek, DYP ile ittifakı gerçekleştirseydi; 3 Kasım 2002 milletvekili
seçimlerinde DYP sonradan yaptığımız hesaplara göre barajın hayli üstünde milletvekili çıkarabilecekti. Çünkü, seçim sonucunda ittifaksız DYP % 9,5 oy almıştı. İki partinin ittifakı, ittifak etmenin mıknatıs gücü ve BBP gençliğinin aktivitesi ile iki partinin kendi oyları matematik toplamının üstünde bir oy toplamına dönüşebilecekti.
Yazıcıoğlu helikopter kazasında ölmemiş; belki ustaca planlanmış; uzun zamandan beri hazırlanmış; bu milletin öz evlatlarına, Anadolu ruh ve imanının temsilcilerine, ülkeyi militarist dikta rejimlerine götürmek isteyen Ergenekoncuların, Baas afyoncularının düzenlediği suikastlarla; sabotajlarla kaza süsü ile öldürülmüştür.
Onun öldürülmesi normaldir. Çünkü ondan korkuyorlardı. Ondaki sırlardan, bilgilerden; bilgi akışından korkuyorlardı. Onun bazı ihanetleri, bazı suikastları, bazı hıyanetleri, şenaatleri, açıklamasından, önlemesinden korkuyorlardı.
Onu öldürdüler. O bir şehittir. Şehitliğe, şehitlerin ölmeyeceğine inanmayanlar; bir Cuma namazında Fatih Camiini bombalayarak binlerce mümini imhayı düşünenler, göze alanlar, din ve mukaddesat düşmanları, millet düşmanları hainler, hayat süren leşler, üstad N. Fazıl Bey’in deyimiyle sizi kim diriltecek?
Burada, hepimizi üzen ve hayrete düşüren bir vakıayı da zikretmeden geçemeyeceğim. 29 Mart Yerel seçimlerinde; başkanın helikopteriyle seyahate mecbur olmasının sebebi Çağlayan Cert’teki seçim mitingine katılması idi. Helikopter düşünce, Saadet Partisi lideri yine asil insan Prof. Numan Kurtulmuş hocamız, partimize bir jest yaparak, ilçede seçimden çekildiler. Genel başkanımız bu ilçedeki mitinge katılmak için zorlanarak helikopterle geldi. Bu yüzden helikopter düştü. Helikopter Keş Dağlarına düştü. Genel Başkan bir manada Çağlayancerit yüzünden suikaste uğradı. O ilçeden bir vefa eseri, bir bağlılık nişanesi olarak, seçim sonucunda birinci veya 2. sırada parti olmak isterdik. Genel başkan onların ısrarına dayanamayarak helikopterle gelmiş, helikopterle düşmüş. 6 kişi şehit olmuş. Yazıcıoğlu gibi bir kahraman ebedi aleme göçmüş..sizin için mücadeleyi vermiş; sizin için kelleyi koltuğa almış. Sizin için ölmüş ve siz en azından bir vefa ve fazilet nişanesi için de olsa partiye, o şehidin partisine oy vermiyorsunuz! O kahramanın hatırasına dahi bigâneliğin böylesini izaha dilimiz varmıyor. Tek tesellimiz Muhsin Başkanın ihlâsı ve Allah rızası için şehadetidir. Aslında bu seçim belki bir şahadete vesiledir.
Vaktiyle şair H. Siret Özsever ilk Meclis’in ateşli hatibi Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni ulaş için “ Ey Erzurum’un kahraman evladı, atılgan; sırtlanlara, alçaklara baş eğmeyen insan!” diye kükremişti.
Yazıcıoğlu millete, millet iradesine baş kaldıranlara baş eğmedi. “sanki bir destan yazdı. Muhsin Yazıcıoğlu; Karanlıkta beyazdı Muhsin Yazıcıoğlu!”
Vaktiyle büyük şair, yazar, düşünür Necip Fazıl Kısakürek kendi çıkardığı Büyük Doğu Dergisi’nin ilk sahifesinde zindandan demir parmaklıklar arkasında kendi fotoğrafını basmış; altına da; “Anahtar biz de, içerde de biz!” yazmıştır.
Yazıcıoğlu’nun ideallerini, davasını, çilesini devam ettirmek isteyenler; onun manâ pınarından desti desti su dolduracaklar; bu ülkenin gerçek sahibinin kendileri olduğunu; halkın içinden çıkmış; halkın ve hakkın dışına çıkmamış çilekeş insanlar olarak korkmadan, yılmadan, ikbal ve menfaate ram olmadan mücadele etmenin; bu yolda üstadın deyimiyle “Kriz entelektüel çekmenin” “ Bir anlık tefekkürün” anlamını ve önemini idrak şuurunda olmalıdırlar.
Vaktiyle Namık Kemal’in öldüğünü duyduğu zaman Süleyman Nazif’in babası;
“Ol fert ki hayatında hamiyet dedi gitti!
Millet dedi, millet dedi, millet dedi gitti” mısralarını hemen terennüm etmiştir.
“Yol onun varlık onun gerisi hep angarya,
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”
Ziya Gökalp vefat edince, şair Yahya Kemal Bey şunu söylemişti:
“Ziya’nın bir radyum olan dimağı söndüğü günden beri vatan ilminde karanlık vardır!”
Bir seciye, iman, seviye ve dava adamı Yazıcıoğlu’nun ebedi varlığı bir lav gibi, karlı dağlara düştüğü günden beri Türk Politikasında, yeri doldurulmaz bir boşluk vardır.
Artık üşüme koca Reis! Tacettin Dergâhı’nın her dem sıcak; ziyaretçilerinin ve ruhen ziyaret edenlerin dualarının manevi ikliminde Allah’tan rahmet dileriz.
Ahmet Rüştü Çelebi
Son Devrin En Büyük Yargılanması
20 Nisan 2012
Öncelikle ciddi bir rahatsızlık sebebiyle, 2 aya yakın bir zamandan beri yazamadım. Bu konuda tüm takipçilerimden özür dilerim.
İnşallah, Allah ömür verirse, yazmaya devam edeceğim.
12 Eylül ve 28 Şubat Darbecilerinin yargılanması millet iradesini çiğneyen; demokratik düzen üzerinde Demoklesin kılıcı gibi tehdit unsuru olan; namlusunu Parlamentoya ve millete çeviren komitacı ruhun tamamen silinmesi demektir. Cesur, kararlı ve zalimlerden hesap soran bu hükümet tarihi bir görev ifa etmiştir.
Başta Sn. Başbakan, hükümeti kutluyoruz. Kutlu doğum haftasında; milli iradeyi manevi değerlerimizi; inanç ölçülerimizi, millet vicdanını çiğneyenlerin, inananları adeta şairin dediği gibi “Özyurdunda garip, öz vatanında parya” telakki edenlerin; intikam duygusu değil de, adalet önünde hesaba çekilmesinin mutluluğunu taşıyoruz.
Asıl konumuza gelecek olursak; 12 Eylül Darbesi; 28 Şubat Post Modern Darbesi ve darbecileri yargılanıyor!
Yaşasın millet iradesini çiğneyenlere, zalimlere, zulümlere; gaddarlara; gasıplara; vicdanları ve inançları süngülemek isteyenlere karşı adalet ve hapishane!
Olumsuz manada ve en şen’i adaletsizlik ve cinayet ölçüsünde; yassıada sözde mahkemelerinden sonra; ülkemizde; son devrin en büyük; hukukun ve adaletin egemenliği, milli iradenin isteği doğrultusunda cereyan eden bu yargılanmaları yarın tarih bir ibret vasıtası olarak gösterecektir.
Ergenekon davaları; balyoz davaları, bu davaların gerekçesini teşkil eden; milletin emrinde, vatan hizmetinde olması gereken ordunun içinden bazı, kendi halkını imhayı bile düşüren komutan ve subayların mevcudiyeti ne büyük felaketlere maruz kalacağımızın Himalaya Dağları cesametinde deliliyken; bunlardan önceki ve bunlara zemin hazırlayan 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri de elbette yargılanmalıydı.
Ve elbette, Türk siyaset hayatında, toplumumuzda derin rahneler açan; bir Siyasi Kerbelâ olan; İttihat ve Terakki Dönemi komitacılığının 20. asırdaki dirilişi olan 27 Mayıs 1960 darbesi de yargılanmalıdır.
Yassıada Mahkemesi, hâkimleri, hepsi ölmüş dahi olsa yargılanmalıdır. Devrin başbakanını; 2 bakanı idam sehpasında sallandırarak bundan canavarca zevk alanların ölüleri bile yargılanmalıdır. Bu bir öç alma, intikam duygusu, vicdansızlık ve adaletsizlik değil; aksine adaletin ve suçluya cezasının sembolik olarak verilmesidir.
İnsanla, fertler, kendi hukukuna taalluk eden, sadece kendilerini ilgilendiren suçları atifet göstererek affedebilirler. Fakat kamuya, millere karşı işlenen millet hukukuna ait suçları hiçbir hükümet, hiçbir yargı affedemez.
Eski İran’ın büyük bilgesi Şeyh Sadi-i Şirazi “Kurda merhamet kuzuya zulüm sayılır!” demiştir. Bir büyük dava ve iman adamı “Yaşasın zalimler için cehennem!” diye haykırmıştır. “28 Şubat Post Modern Darbesi – Türk Demokrasi Tarihinin Kara Lekesi!” başlığıyla 28 Şubat 2012 tarihinde yıldönümünde bu post modern darbeyi şiddetle eleştirmiştim. Az bir zaman geçti. Bugün darbeler yargılanıyor. Bu yargılamalar, millet iradesi; milletimizin hukuku, zalimlerin hesap vermesi bakımından; adaletin tecellisi bakımından olmazsa olmazlardandı.
2000 yıl devam edeceği askerler ve sivil siyasetçiler tarafından büyük bir tekebbür ve millete tehdit olarak beyan edilen fecaat üstü fecaat mürtekipleri Allah’a şükürler olsun ki bugün adalet huzurundadır.
Siz, üniversite önlerinde, bu mazlum milletin başörtülü kızlarını, hırpalayarak, tahkir ederek, ikna odalarında zorlayarak, öğrenimlerini engellerken; onların geleceğini pervasızca çiğnerken, eşi kapalı giyiniyor diye komutanları, profesörleri, yüksek rütbeli subayları ordudan hiçbir gerekçe göstermeden tasfiye ederek istikbaliyle oynarken, başörtülü kadınları, sizden daha aydın olan mütesettir entelektüelleri adeta insan saymazken; bu vatan toprağından, suyundan, havasından; Anadolu ruh ve imanından en küçük bir, nasibiniz, acıma hissiniz, merhametiniz, insanlık ölçünüz kalmamış mıydı? Başka bir millete, başka bir ülkeye, başka bir dine, başka bir mabede göstermediğiniz hıncı, kini, düşmanlığı nasıl izah edebilirsiniz? Cuma namazı sırasında koskoca Fatih Camini bombalamayı; cami halılarını postallarıyla çiğnemeyi; namaz kılanları, inananları, zindanlarda çürütmeyi; 20 milyon gericiyi, imha etmenin mahzuru olamayacağını, ifadenizi, yeşil sermayeyi batırmayı; bu yeşil düşmanlığınızı nasıl izah edebilirsiniz?
Cephelerde düşmana karşı tekbir sesleriyle hamle yapan, şehit olan; bu topraklar için canlarını veren; sizi de kurtaran Mehmetçiklere; vergileriyle size her türlü imkânı sağlayan bu vatan evladına düşmanlığınız nedir?
Şairin dediği gibi “Akıl olmazların zoru içinde!” Bir ordunun, bir takım komutanların, bu milletinin ordusunun yöneticileri, kendi milletine nasıl düşman olabilir ve olmuştur? 28 Şubat 1997 Milli güvenlik kurulunda, o zaman başarılı Refah-Yol Hükümetine kanunları, Anayasayı, milli iradeyi çiğneyerek 28 Şubat kararlarını empoze edenler; hükümeti devirip; yeni hükümetler kuranlar; elbette ilahi adaletin tecelli edeceğini düşünmemişlerdi!” Sincan’da tankları yürütenler; tanklarla, tüfeklerle, kendi milletine kafa tutan ordu içindeki bu zihniyetteki insanlar; bu tankların, tüfeklerin düşman için var olduğunu bugün idrak etmek zorundadırlar.
Milletin ordusu, namlusunu, Parlamentoya, millete çevirmişse; o milletin ordusu olmaktan çıkmıştır. 28 Şubat Post Modern Darbesi en ince noktalarına, teferruatına kadar yargılanmalıdır.
Suçlulara ceza ibret-i müessire olsun diye verilir. Ceza suçun tekrar işlenmemesi veya suça teşebbüsün önlenmesi; suç işlemenin düşünülmemesi içindir!
Başta Sn. Başbakan AKP hükümetini bugüne kadar göremediğimiz, tahayyül ve tasavvur edemediğimiz bir cesaretle, olayların ve suçluların üzerine gidilmesi yönündeki başarısı ve azimli kararı sebebiyle candan kutluyoruz.
Bu ülkede, bir hükümet başka önemli bir başarısı olmasa dahi sırf bu başarısı ve tarihi misyonu sebebiyle her zaman alkışlanmaya takdirle anılmaya hak kazanırdı. Bağımsız Türk Mahkemelerinin adil karar vereceğine tam güveniyoruz. Milletimizin iradesinden, inancından, özgürlüğünden, halkımızın uyanmasından, kalkınmasından, başarısından, vizyonundan, entelektüellerinden intikam almaya kalkanlar şunu bilsin ki; milletimiz başkadır; kendilerine benzemez! İntikam almaz. İlahi adalete inanır. Rüzgâr ekenin, fırtına biçeceğine inanır!
“İlmiyle amel etmeyen âlimlere yuha!
Gaddarlara, gasıplara, zalimlere yuha!
Yaşasın herkes için adalet! Yaşasın zalimler için cehennem!
Ahmet Rüştü Çelebi
Muhsin Yazıcıoğlu… Kalbimizdesin
25 Mart 2012
Bir Farklı Baklavacı, Rahmetli Güllüoğlu
14 Mart 2012
Rahmetli Güllüoğlu’nu İstanbul’da tanıdım. 1964 -1965 yılları..Maliye Bakanlığı Hesap Uzman Muaviniyim. İstanbul’da Hesap Uzmanları Grubu, Karaköy’de Necatibey Caddesindeydi…
Belki nostalji diyeceksiniz ama; nostalji-mostalji ne derseniz deyiniz; o zaman hayat başkaydı, insanlar başkaydı. İstanbul başkaydı. Daha çok şairlerin İstanbul’u diyebiliriz. Sohbet ehli insanlar, insan gibi insanlar da bir bakıma şiire tutkundular. Belki, Divan Edebiyatındaki “Guluv” cinsi mübalağa sayacaksınız ama o zaman şiir gibi insanlar da vardı. Marmara Kıraathanesi’nde (Beyazıt’ta Ünv. Karşısında) adeta şiir, fikir, şuur egemenliği vardı. Çünkü orada Sezai Karakoç gibi, rahmetli Erol Güngör gibi, Ziya Nur Aksın gibi, Ali İhsan Yurt Hoca gibi farklı insanlar vardı. Sadece Marmara Kıraathanesi dahi başlı başına bir okuldu. Oraya gelenler Mehmet Akif’i Necip Fazıl’ı, Yahya Kemal’i, Süleyman Nazifi, Babazade Naim Bey’i, Ömer Nasuhi Bilem’i, H. Basri Çanta’yı, Mehmet Zahit Kotku; Süleyman Hilmi Tunahan, Hazretlerini, Gönenli Mehmet Hoca’yı, Alasonyalı Cemal Öğüt Hoca’yı, Nurettin Topçu’yu, Sadettin Ökten Hocayı, Peyami Safa’yı, Ord. Prof. Dr. Mükremin Halil İnanç, şair-i azam Abdülhak Hamit Tarhan’ı; son devrin mazlumlarını, savaşın gerçek kahramanlarını çok iyi bilirlerdi. Halkın içinden çıkmış; fakat halkın ve hakkın dışına çıkmamış bu çilekeş vatan evlatları; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!” mısrasındaki derin mananın da şüphesiz farkındaydılar.
İşte öyle bir zamanda, Karaköy’de Ziraat Bankası yakınında Tatlıcılar Pastanesinin, arka tarafında yer altı Camiinin yanında, sanırım 2 katlı eski bir binada rahmetli Mustafa Güllüoğlu, gerçek Antep baklavası ve böreği imal eder ve giriş katı ile birinci katta az sayıda ki, masalarında müşterilerini ağırlardı. Bu baklava Güllüoğlu’nun şahsı gibi farklı idi. O zamanlarda İstanbul gerçek baklava nedir, G. Antep, K. Maraş baklavası nedir bilmezdi. Lüks lokantalarda bile, ekmek, kadayıf, kabak tatlısı, revani, Kemalpaşa Tatlısı gibi veya muhallebi, sütlaç gibi süt ürünleri tatlılar vardı.
İstanbul gibi bir medeniyetler beşiğinde baklavanın bilinmeyişi; tereyağının lezzet ve zarafetin farkına varılmayışı; bir baklava arayışının olmayışı, bir bakıma bana, İstanbul medeniyetinin bir noksan gibi gelirdi. Yanlış hatırlamıyorsam, o zamanlar rahmetli Habeş Seyidoğlu da henüz İstanbul’a gelmemişti.( Rahmetli ile de tanışıklığımız vardı) Çoğu zaman öğle vakti, Güllüoğlu’nun baklavacı dükkânına uğrar; tereyağlı su böreği, baklava, kadayıf vs. yerdik. Meslekten ve fakülteden yakın dostum G. Antepli Asım Özgözükara Mustafa Bey’i yanılmıyorsam iyi tanırdı. Konuşmalarımız sırasında Mustafa Bey’e “Niçin görkemli bir dükkân açmadığını; İstanbul’da böyle bir şeye ihtiyaç olduğunu, yeni yeni şubeler açmanın lüzumunu izaha kalkıştığımızda; adeta mistik bir hava içerisinde;
“Bu dünyanın öyle fazla sıkıntı ve meşgaleye değmeyeceğini; gelip geçici olduğunu; zengin olmak, para kazanmak gibi bir ihtirası olmadığını” söylerdi. O, ticaretle uğraşan bir tüccarın; para kazanmak gibi ilk hedefini, adeta elinin tersiyle iten; Peyami Safa’nın insanları tasnifindeki; İş adamı, fikir adamı, fikrinin adamı ölçülerindeki iş adamından ziyade, fikir adamı nitelik ve temayülünde orijinal bir insan görünümündeydi.
Der ki “ Görüyorsunuz, akşamdan önce, bu dükkânda baklava ve börek bitiyor. Benim bu kazandığıma şükür ediyorum. Gerisini başkası kazansın.’”.
O sıralarda Gaziantep’te Güllüoğlu baklavalarından daha meşhur İnallar Baklavası vardı. Bu müessese sahiplerinden Burhan İnal zaman zaman İstanbul’a gelirdi. Gaziantep’te öğleden sonra, İnallar’ın dükkânına gittiğinizde, baklava ve börek kalmamış olurdu.
Burhan İnal’a, neden sadece Gaziantep’le yetindiğini, İstanbul’da şube açmadığını; oysa ki böyle bir metropolde böyle bir dükkâna çok ihtiyaç olduğunu söylediğimizde o da, Antep’ten kalkıp İstanbul’a gelmenin doğuracağı ek yük ve zorlukları anlatır; Antep’te günde kaç kg (veya ton) baklava sattığını, hatta yurt dışına ihraç ettiğini söylerdi. Burhan İnalla oturur, İstanbul’da hesap uzmanlarının yeni binasının terasında bu tatlı sohbetleri yapardık.
Aradan yıllar geçti. İstanbul’da giderek, Antep baklavacıları çoğaldı. Habeş Seyidoğlu, Çavuşoğlu, Hacı Bozanoğlu (Urfalı) Dedeoğlu, Köşkeroğlu gibi baklavacılar isim yapmaya başladı. Ama Güllüoğlu’nun şöhreti devam etti. Güllüoğlu Tophane’de baklava fabrikası kurdu; katlı otopark altında satış mağazası açtı. Zeytinyağlı vs diyabetler için baklavalar üretti.
Sonradan, Mustafa Güllüoğlu’nun diğer çocukları da büyüdü. Ank. Ünv. İlahiyat Fakültesi mezunu Nadir Güllü ve babası Mustafa Güllü onlar birlikte ve şube açmadan tek merkeze çalışma sistemine devam ettiler. Diğer kardeşleri Faruk
Güllü Nejat Güllü onlar kendi işlerini kurarak ve genişleterek yurt dışına da açıldılar.
Arapça bir kelime olan baklavanın menşei de Suriye’dir. Tıpkı dövme dondurma gibi, Şam tatlıları gibi Suriye kökenlidir. Ama bugün Türk Baklavası damak lezzeti; kalitesi, tereyağlı üretimi itibariyle Suriye mamullerini aşmıştır. Türk Baklavası marka olmuştur. İstanbul’da, İzmir’de, Adana’da, Konya’da, ülkemizin bir çok yerinde, marka sayılabilecek hünerli ve lezzetli baklava markaları vardır. Tereyağlı fıstıklı baklava bu ürünlerin en kalitelisidir. Tereyağsız, yeterli ve kaliteli fıstık kullanılmayan baklava, nitelikli ürün sayılamaz. Damak lezzeti de olmaz…
…1990’lı yılların başlarıydı. O zamanlar; büyük ve ciddi eserler yayınlayan yayıncılık şirketimiz vardı. (Çağ yayınları A.Ş. ve Çağ Kültür Ürünleri A.Ş.) Bir gün, Mustafa Güllüoğlu’nun yakini bir dostumuz bize gelerek, rahmetlinin bizim de bilemediğimiz bir yönünden bahsederek, kendisinin bazı dini ve manevi konularda bilgi ve tefekkür sahibi olduğunu; orijinal bir konuda eser yazdığını; bunu yayınlamak istediğini ve bu konuda eseri görüp bir istişare yapmamızı söylemişti. O zaman, zannediyorum, nispeten sakin olan Bahçelievler tarafında bir eve gittik.
Rahmetlinin eserini inceledik. Aslında genele hitap etmeyen, çok istisnai bir çalışma idi. Bir iş adamının bir baklava uzmanının böyle bir eserle, meşgul olması ve kitap yazması dikkat çekici idi.
Biz kanaatimizi söyledik. Kendi imkânlarımızla o günlerdeki şartlarda, şirketimiz bu eseri bastıramazdı. Rahmetlinin bu orijinal tarafını da öğrenmiş olduk. Bu eseri sıradan bir kişinin hatta nitelikli bir entelektüelin bile anlaması zordu. Rahmetlinin vefatından sonra; vaktiyle bir eser bastırdığını da işittim.
Seyidoğlu Baklavaları sahibi Habeş Usta, vefat edeli 5-6 yıl oldu sanıyorum
Güllüoğlu markasının sahibi Mustafa Bey’de yakın da Hakk’a yürüdü.
Mustafa Bey’in vefatından sonra öğrendiklerimiz; onun ticarette insancıl, merhametli; rekabeti diğer tüccarların ezilmesi için kullanmayan, eski Türk seciye ve ahlakının somut bir temsilcisi olduğunun delilidir.
Şu tavsiyelere bakınız: Siz şubelerinizi, dükkânlarınızı çoğaltarak, her tarafa Güllüoğlu markasını empoze ederek, rakiplerinize zarar vermeyiniz. Onlara da kazanç imkânı tanıyınız.
Bu seciye ve asalet, Kanuni Devrinde, İstanbul’da sefir olan Alman Busbeck’in sabahleyin Kapalıçarşı’da bir kavaf dükkânında eşine işlemeli bir terlik aldıktan sonra, ikinci bir terliği de kızına almasını istemesi karşısında, mağaza sahibinin “onu da karşıdaki dükkândan, komşumdan alınız. Ben siftah ettim. O siftah etmedi. Onun ki, benim terliğimden farksızdır” ifadesindeki diğergâmlığın, ahlak ve seviyenin aynısıdır. Busbeck’in hatıralarında, olay aynen böyle anlatılmaktadır. ( Kanuni Devrinde bir sefirin hatıratı: Busbeck’in hatıraları) Rahmetlinin çocuklarının da ( Nadir Güllü ve kardeşlerinin) babalarının yolundan gideceğine inanıyoruz. Gerçek insanlık budur. Merhuma Allah’tan rahmet dileriz.
Ahmet Rüştü Çelebi
28 Şubat Post Modern Darbesi; 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu’nda, Refah- Yol hükümetine dikte edilmek istenen; askeri vesayeti demokrasi binasını tarümar etmek için kullanılan kararların alındığı kara bir gündür.
Bu gün vaktiyle; Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u aldığı Feth-i Mubin gününde, şehre bir at üzerinde, adeta göklere kanatlanmış gibi girmesine nazire olarak Fransız işgal kuvvetleri komutanı Despirey’in, yine bir at üzerinde Beyoğlu’na yürümesi ve azınlıkların, Levantenler, maalesef bir kısım yalakalar tarafından alkışlanması ölçüsünde; seciye ve seviyede o nispette acı bir hadisedir. Milletimizin istiklali, haysiyeti, ulu Fatih’in ve şehitlerin ruhunun da çiğnenmiş olması gibi çok acı bir gün, tarihimizde kara bir lekedir.
Bu acı ve kara günü; Büyük vatansever Süleyman Nazif Bey, öldürülmeyi bile göze alarak Hadisat Gazetesi’nde “ Kara Bir Gün” başlığı ile, o müthiş üslubu ile yazmıştır.
28 Şubat 1997 tarihinde, adeta Milli Güvenlik Kurulu kararları, askeri vesayetin demokrasi ve milli irade ilkelerini; milli ve manevi ruh dünyamızı parçalayan, bu ülkeyi ve milletimizi dış düşmanlara karşı koruması gereken, askerimizin bir bölümünün, namluyu, silahı, silahın ve gücün hıncını, meclisimize, hükümetimize, demokrasimize çevirdiği; bu mazlum, bu mağdur, bu masum, bu mahkûm, bu mahkur, bu makhur milletimizi ezip çiğnemek istediği kapkara, efca (=çok feci) bir gündür.
Sincan’da tanklar yürütülerek balans ayarı mı yapılmamıştır?
Yüzlerinden temizlik ve nur akan üniversite öğrencileri kızlarımız, günlerce, üniversite kapılarında; bu milletin polisi ve askeri tarafından dipçikle, silahla, yanlarında anneleri, babaları, hiç acınmadan hırpalanmamış mıdır? Beyinleri açık kız öğrencilerimiz, sırf inançları sebebiyle örtülü oldukları için, sadece bu sebeple, ümitleri, onurları ve istikballeri çiğnenerek en ağır zulme mi uğramamışlardır?
Osman Özbek isimli bir general, rütbesiyle bulunduğu bir toplantıda devrin başbakanına ( kendi başbakanına) en galiz kelimelerle küfrederek; bu küfürü Arabistan Kralına kadar mı yönetmemiştir. Ve hakkında hiçbir işlem mi yapılmamıştır?
Sırf Müslüman oldukları için ordudan subaylar, askeri öğrenciler mi atılmamış; savcıların işlerine mi son verilmemiş; kamu hizmetlerinde, hatta özel sektörde çalışmalar mı önlenmemiştir?
Gazetelere ambargo konulmuş; yazarların işlerine son mu verilmemiştir? Andıç olayları, ihbarlar, Batı Çalışma Grubu, ispiyonlar, zulümler, zalimler adeta yer altından fışkırır gibi ortaya mı çıkmamışlardır?
Devrin İç İşleri bakanı yiğit ve cesur insan Meral Akşener Hanımefendi’yi komutanlar, en galiz ifadelerle kazıklarla mı tehdit etmemişlerdir? Meral Akşener Hanımefendi ve kazıklar… Bu askere, bu komutana sadece yazıklar olsun, denemez! Esas kazıkların; bir hanım bakana iğrenç şekilde sataşan komutana veya komutanlara tevcih edilmesi gerekmez mi?
Bu post modern darbe, düşündükçe; darbecilerin kendi milletine, kendi vatanına karşı ne gibi ihanet, zulüm ve vahşet yapabileceğini akla getirdikçe; insanın adeta beynini eritecek bir nitelik kazanmaktadır.
Bu post modern darbenin karşısında ve ona nispetle bütün darbeler, ihtilaller, çok daha insaflı, vicdanlı gözükmektedir. Çünkü onlar açık ve daha yiğitçe bir darbe sayılır.
28 Şubat sürecinde, yargı, basın, üniversite; siyasetçiler, bürokratlar postal karşısında zaaf göstermiş, er kişi bildiklerimiz, kalıbının adamı olmadığını tescil ettirmişlerdir. Bu darbe bir turnusol kâğıdı olmuştur. Bazı muhterem hanımlar, erkeklerden daha er kişi olduklarını da ispatlamışlardır.
Nazlı Ilıcak, Meral Akşener, Merve Kavakçı, Şule Yüksel Şenler, Emine Şenlikoğlu Hülya Şekerci ve benzeri hanımefendiler, başörtülü öğrencilerimiz; kim ne derse desin zulme uğramış dipçiklenmiş; fakat eğilmemişlerdir. Devrin büyük savcısı (!) Nuh Mete, Merve Kavakcı’nın evini basmış ( bir büyük savcı ev basıyor!) ; yargı kurumları brifinge çağrılmış; askere hesap vermiş; gazete ve televizyon patronları, Ankara’ya çağırılarak, yüksek komuta kademesinde hesaba çekilmiş; bir patron rahatsız da olduğu için baygınlık geçirmiştir.
Şahsen o tarihlerde, bir partinin genel başkan yardımcısı idim. Nazlı Ilıcak hanımla ve o zamanki eşi Emin Şirin Bey’le, üniversite kapılarında öğrencilere karşı yürütülen işlemlere karşı mücadele verdik. Bu mücadelelerde çoğu zaman Şevki Yılmaz da bulunuyordu. Buralarda Nazlı Hanım, Şevki Yılmaz Bey ve ben devamlı konuştuk. Kızlarımıza sahip çıkmaya ve moral vermeye çalıştık. Sn. Hasan Celal Güzel, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, Sn. Besim Tibuk, sn. Hüseyin Ergun, bu karanlık günlerde pervasız konuştular. Sn. Güzel her tarafı dolaştı. Konferanslar verdi. Sansürsüz konuştu. Bazı zamanlar, Tansu Çiller de cesur sözler söyledi.
Lütfi Kırdar Konferans salonunda yapılan Demokrasi Kurultayında Sn. güzel; öyle bir konuşma yaptı ki; eski politikacı ve günümüzün en yüksek mevkideki devlet adamlarının yakini bir dostumuz ve hepimiz çok heyecanlandık. Toplantı sonunda, bizim Şişli’deki yazıhanemizde eski bakanlar ve o dostumuz bir araya geldik. Aziz dostumuz Sn. Satoğlu dedi ki; “Hasan Bey’in konuşması ve bulunduğumuz ortam ve şartlar öyleydi ki; çok heyecanlandım. Sanki H. Celal Güzel elime silah verip; hadi cepheye git!” dese bu söze uyacaktım. Milli ve manevi hassasiyeti olanlar böyle idiler.
Bu süreçte, bir gece Samanyolu TV’de “ Türkiye’de neler oluyor?” konulu bir program yapıldı. Bütün parti temsilcilerinin katıldığı bu programda, ben ve Nazlı Ilıcak Hanımefendi aynı görüşte birleştik. “ Demokrasilerde en büyük tehlike; askerin politikaya karışması veya karıştırılmak istenmesidir. Balkan Harbi Faciasını bilenler; 27 Mayıs 1960 Darbesini yaşayanlar; askerin politikaya karışmasının veya karıştırılmak istenmesinin ne büyük bir felaket olduğunu idrak edebilirler!”
28 Şubat sürecinde; en küçük bir suçu, sorumluluğu, ilgisi olanlar mutlaka hesap vermelidirler. Bu süreçte şiir okuduğu için, Anakent Belediye Başkanı hapse mahkûm oldu. Demokrasi Kurultay’ında konuşan Güzel hapse mahkûm oldu. Güzel hakkında yanılmıyorsam 54 adet dava açıldı. Bir gün parti Genel merkezinden polis zoruyla götürülerek, nezarete alındı. Bir parti genel merkezi bir kumarhane basılır gibi basıldı.
Sn. Hasan Celal güzel; Erzurum’da, Kayseri’de, Sakarya’da, İstanbul’da,
Ankara’da, Diyarbakır’da, K. Maraş’ta, ülkenin hemen hemen 81 ilinde konuştu. En ağır tenkitleri yaptı. Fakat maalesef konuşması gerekenlerin bir kısmı sustular. Bir kişiye yapılmış zulüm ve haksızlığın herkese yapılmış bir tehdit olduğunu düşünmediler.
Partiler kapatıldı. Bazı siyasi yasaklar kondu. Hasan Celal Güzel de siyasi yasaklı kabul edildi. Sonradan bu yasağa karşı itiraz ettik. Sn. Güzel’e tekrar siyasi haklar verildi. Aynı şekilde Sn. R. Tayyip Erdoğan da yasaklandı.
Türkiye Gazetesi başyazarı Yalçın Özer’i, darbeciler başyazarlıktan uzaklaştırdılar. TGR Genel Müdür aziz dostumuz Veysel Gani Bey’de ( kendisi de eski asker ve muhterem bir zattır) Genel Müdürlükten asker zoruyla alındı. Ali Baransel Genel Md. Yapıldı. (İhlas Grubuna tamamen zıt bir kişi)
Meşhur darb-ı mesel ile “ Parça bütünün habercisidir” 28 Şubat döneminin 3–5 hadisesi; bu post modern darbenin; ordu ile sivil halkın; elist, aydın ile, halkın arasını açmakta ne kadar hünerli olduğunu; post modern darbenin, ne büyük bir felaket olduğunu göstermektedir.
Vaktiyle zalimlere, devrin üst kademelerinde olup Firavun gibi hükmedenlere karşı ünlü filozof şöyle cevap vermiştir. Biraz bekle, kara günün ömrü az olur. Zulümlerinin acısı zamanla azalır, unutulur. Biraz daha bekle, senin şöhretin, şanın, her şeyin unutulur. İsmin unutulur!
Ey post modern darbenin mucitleri! Zalimleri! Balans ayarcıları! Fatih Camini Cuma Namazında bombayla yıkmak isteyen felaket mimarları? Camilerimizi postalıyla tepeleyenler. Merve Kavakçı’nın evini basanlar! Namaz kılanları, eşinin başı örtülü olanları, fişleyenler, bağlı olduğu başbakana bir asker olarak sövmek yiğitlik(!) ve asaletini (!) gösterenler; şimdi neredesiniz? Sizden hesap soruluyor ve daha da sorulacak? Bu günleri hiç düşünemediniz mi?
O zaman size; bu ülkenin çamuru ayakkabısına ve pantolonuna bulaşmış; halkın içinden çıkmış ve fakat halkın dışına çıkmamış bir Anadolu çocuğu sıfatıyla; “İmanım padişah-Ben vezir!” diyen namsız ve nişansız bir insan sıfatıyla haykırıyorum ki;
“Zalim yine bir zulme giriftar olur ahir;
Elbette olur ev yıkanın; hanesi viran!”
Ahmet Rüştü Çelebi
Vaktiyle, ünlü tarihçi, mütefekkir, şair İsmail Hami Danişmend Bey, gazetelerde “Mirsad-ı İbret” başlıklı kendi sütununda önemli ibretlik, ölçü alınacak olayları ve hususiyeti ele alan müthiş yazılar yazardı.
Esasen Mirsad-ı İbret de İbret Aynası demekti. Bir ara günlük yayın yapan Büyükdoğu Gazetesinde de üstadın bu sütunu yer almıştı. Ben bu yazıları 1957’den sonra okuduğumu zannediyorum.
Eğer, İ. Hami Danişmend Bey, Süleyman Yalçın hakkında; 18 Şubat 2012 Cumartesi günü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü ve Kültür A.Ş.’nin düzenlediği saygı programını görebilseydi:
“Türkün seciye siması, büyük âlim ve dava adamı; Yalçın Türk” diye başlık atardı. 1950 yılında, İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup; asistanlık ve doçentlik safhalarını bitirip ( 1967–71), ( 1973–88) yıllarında öğretim üyeliği görevini sürdüren, (1964–1973) de yurt dışında görev yapan hocamız bugün dünya ölçeğinde, özellikle karaciğer konusunda bir ilim ve fikir adamı hüviyetine sahiptir.
Üstad Necip Fazıl’ın en yakın dostlarından birisi… Büyük Doğu yazarı… Aydınlar Ocağı genel başkanı… Gerçek aydınların vücuda getirdiği bu ocak “Milletimizi vücuda getiren değerleri yaşatmak ve geliştirmek için mücadele vermiş; her biri ancak uzun dönemlerde yetişebilecek nitelikli aydınlardan müteşekkil bir ocaktır.
Yalçın Hocamız, Büyük Doğu, Yeni İstiklal, Kök, Boğaziçi dergileri, Ortadoğu ve Tercüman Gazetelerinde yazı yazmıştır. Tıbbi yazıları ve eserleri vardır. Hocamıza saygı programının yapıldığı 18 Şubat Cumartesi saat 14.00’de Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi dolmuş idi. Program belgesel film gösterimi ile başladı. Süleyman hoca, değerli Mehmet Nuri Yardım’ın sorularına cevap verirken, adeta geçmiş günlerden, gelip geçmişlerden kesitler sundu.
Oturum başkanlığını M. Nuri Yardım Yaptı. Konuşmacılar yine üstadın yakın dostu, ülkemizde İlahiyat ve Hukuk alanında büyük kıymet Prof. Dr. Salih Tuğ; ilim âlemimizin, sosyal ve siyasal hayatımızın renkli siması, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve yıllardan beri tanıdığımız aziz dostumuz Dr. Metin Eriş’ti.
Bu programda, eski günler gözümüzde canlandı. Dava adamları, fedakâr insanlar bir inanç ve ülkü için çalışanlar, bugün ebedi âleme göçenler ayrı ayrı anlatıldı.
Salih Tuğ hocamız, başka programdan geldiği için geç katıldılar. Nevzat Yalçıntaş hocamızla; Sn. Yalçın Bey’in ifadesiyle “ Hayatta en güvendiği insanlardan” Metin Eriş Bey dostumuz da bilemediğimiz çok şey anlattı. Prof. Salih Tuğ hocamız da konuşunca bu tür saygı duruşlarının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha idrak ettik.
Programdaki konuşmalardan sonra da, Üstün İnanç söz alarak önemli sözler söyledi. Diğer tamamlayıcı konuşmalardan sonra, Sn. Yalçın hocamız önemli bir teşekkür konuşması yaptılar.
Burada hocamızın civan mertliği ve vefa duygusuyla ilgili bizzat yaşadığım bir olayı arz edeceğim.
1999 yılının son günleri… Ben Yeniden Doğuş Partisi’nin genel başkanıyım. O gün H. Celal Güzel Bey’i 4 ay 26 günlük hapis cezasını çekmek üzere Ayaş Kapalı Cezaevine götüreceğiz.
İstanbul’da Lütfi Kırdar Kongre Salonunda yapılan Demokrasi kurultayında yaptığı konuşma dolayısiyle Sn. Güzel hakkında dava açıldı ve Güzel mahkûm oldu. 28 Şubat sürecinin karanlık ve ümitsizlik dolu günleri… Ülke soyuluyor. Demokrasi rafa kaldırılmış. Adeta toplumsal bir akıl tutulması var. Sabahleyin partinin genel merkezindeyiz. Soğuk bir kış günü… Süleyman Yalçın Hocamız, İstanbul’dan trenle Ankara’yı teşrif ederek, partimizin genel merkezine vasıl oldular. Bu civan mert hareket bizi çok duygulandırdı.
Hocamız dediler ki; “Böyle önemli bir günde; nasıl olur da ben hapishaneye kadar gelmem. Birisi, demokrasi için, millet için hapse giriyor, biz ise Ankara’dan Ayaş’a kadar gidemeyecek miyiz?
Ankara’dan, genel başkan yardımcısı dostumuzun arabasıyla ve yanımızda hocamızın bulunmasının verdiği pozitif enerji ile Ayaş’a geldik. Sayın Güzel’i hapishaneye yolcu etmek isteyen, siyasetin ileri gelenleri, dostlarımız arasında konuşurken; birden sn. Güzel’in muhterem valideleri de geldiler. Ben ve arkadaşlarım ellerini öptük.
Hocamız ısrarla, Hasan Celal Bey’in muhtereme validelerinin ellerini öpmeye kalkıştı:
“Hanımefendi, Hasan Celal gibi bir yiğidi doğurduğunuz ve yetiştirdiğiniz için elinizi öpmeme müsaade ediniz!” diye adeta ısrar ettiler ve öptüler.
İşte, Türk ilim, fikir, düşünce, tıp, mücadele hayatının mümtaz ve maruf siması Yalçın inanç adamı, Süleyman Yalçın budur!
Rahmetli İ. Hami Danişmend sağ olsaydı, Mirsad-ı İbrette, acaba üstad için daha neler söyleyeceklerdi?
Hocamıza bundan sonraki hayatlarında, sağlıklı günler, milletimize manevi hizmetler yapabilmesi için Cenab-ı Hak’tan başarılar diler; saygılar sunar; ellerinden öperim.
Ahmet Rüştü Çelebi
Yılmaz Öztuna da Ebedi Aleme Göçtü
02 Mart 2012
Türk fikir hayatının mümtaz ve maruf siması, tarihçi, eski siyaset adamı, gazeteci ve yazar Yılmaz Öztuna da ebedi aleme göçtü.
Rahmetli üstad Necip Fazıl Kısakürek’in vaktiyle bir beytinde ifade ettiği gibi,
“Ne kervan kaldı; ne at hepsi silinip gitti;
İyi insanlar iyi atlara binip gitti!
Öztuna, resmi tarihin, kızıl sultan olarak yıllarca yeni nesillere tanıtmak istediği gök sultan 2. Abdülhamit Hanın kim olduğunu, yiğitliğini, seciye ve seviyesini ispatlayarak, itibarının iadesi için çalışan; cesur tarihçiler üstad İsmail Hami Danişmend, Nihal Atsız gibi üstün gayret ve himmet göstermiştir.
Burada, kendim bir tarihçi olmamakla beraber eminim ki, tarihimizin yıldızlarını, deha ölçüsündeki insanlarını rezil etmek, şahsiyetlerine zarar vermek isteyen insanlara karşı korkmadan, çekinmeden karşı duran Yılmaz Öztuna, aynı karakterdeki İsmail Hami Danişmend üstadın ve bir dava ve mücadele adamı Nihal Atsız’ın yakın dostudur.
İsmail Hami Danişmend gibi bir zekâ kaynağı, kritikçi ve tarihçi, şair değerin, evindeki Cumartesi toplantılarına devam eden Yılmaz Öztuna başlı başına inceleme ve tetkik konusu yapılabilecek bir kimsedir.
Öztuna, Lise tahsilini tamamlarken, İstanbul Konservatuarına da devam etmiştir. 1950 sonbaharından 1957 Temmuz’una kadar Paris’te kalmıştır. Paris Ünv. Siyasal Bilimler Entitüsünde ( Sciences Politiques) Sarbon Üniv. Fransız Medeniyeti ( Civili Sation Française) kısmında, Alliance Francaise’nin Yüksek Kısmında okumuştur. Paris’in büyük kütüphanelerinde çalışmış ve Paris Konservatuarına gitmiştir.
Yılmaz Öztuna, bir bakıma taşkın zekâlı edip ve mütefekkir Peyami Safa gibidir. İlk makalesi 13 yaşında bir çocukken, ilk kitabı onbeş yaşında iken basılmıştır. 1969 yılında AP’den Konya milletvekili seçilir. Artık Ankara’ya yerleşir. Bir çok uzmanlık kurulunda başkan ve üye olur. ( TRT Denetleme, Repertuar ve Eğitim Kurulu Üyeliği; Kültür Bakanlığı Bakan Baş Müşavirliği, Türk Ansiklopedisi Genel Yayın Müdürlüğü) gibi önemli çalışmalarda bulunur.
Tarihçiliği derecesinde, çok önemli özelliği bir musikişinas ve müzikolay oluşudur. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde dünyadaki ilk Türk Musikisi Konservatuarının kuruluşunu gerçekleştirmesi, apayrı bir başarı ve hizmettir.
Yılmaz Öztuna, tarihçi, bilim adamı, gazeteci yazar olarak toplumumuza büyük hizmetler yapmıştır. Kültür Bakanlığı’nın kurucularındandır.
“Büyük Türkiye” “Osmanlı Cihan Devleti” “ Büyük Türk Hakanlığı” gibi anlamı ve şumulü geniş, vizyon ve hasret ifade eden ulu kavramlar ona aittir.
Öztuna, İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy’un yakın arkadaşı, birlikte Sebilürreşad’ı yayınladıkları Eşref Edip Fergan Bey’in kızıyla evlenmiştir. Öztuna bir çok yarı aydın, hasta ve sahte entelektüel gibi, Batı’nın uyuşturucu, zehirli havasından etkilenmemiş; öz ruhunu koruyan bir şahsiyet olarak yurda dönmüştür.
“Kökü mazide olan bir atidir” O hiçbir zaman köküne ihanet etmemiştir. İlk eşinden ayrılmış; ciddi ve saygın kişiliğini hep muhafaza etmiştir. Mehmet Akif Bey’in dediği gibi:
“Zulmü alkışlayamam; zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Biri saldırdın mı ecdadıma, hatta boğarım;
Boğamazsam da hiç olmazsa yanımdan kovarım!”
Mısralarındaki ifade edilen bir ruh ve seciye sahibidir. İstanbul’da büyümüş; Batı’da okumuş ve yetişmiş, bilgili, kültürlü edip ve mütefekkir bir zatın, önemli bir gazetecinin, kültür adamının taşıdığı özellikleri haizdir.
Öztuna’yı isminden ve eserlerinden ötürü 1960 yılından beri tanımaktaydım. Kendisini, şahsın, 1980 yılından sonra gördüm. Kurucusu ve denetim kurulu üyesi bulunduğum Faisal Finans Kurumu’nun danışmanları arasındaydı. Kurumun murahhas üyesi ve Hilal Mecmuası sahibi dostumuz Salih Özcan Bey, esasen, eski dönemlerden beri üstadla tanışmaktaydı. İstanbul’a geldiği dönemlerde rahmetliyi Salih Özcan Bey’in odasında görürdüm.
28 Şubat sürecinin karanlık ve karışık bir döneminde, zannediyorum (1997 yılının sonbaharı idi.) Rasim Cinisli, Metin Eriş, rahmetli Ergun Göze, Mustafa Öncel vs. gibi dostlarımızla Ankara’ya gitmiş; orada Sn. Hasan Celal Güzel, rahmetli şehit Muhsin Yazıcıoğlu, bazı bakan dostlarımız ev siyasetçilerle görüşmüş ve istişare etmiştik.
Bir akşam eski Tarım Bakanlığı Müsteşarı Hüsnü Bey ve arkadaşlarımızla Büyük Ankara Oteli’nde rahmetli Öztuna ile buluştuk. Bu toplantıda tarihçi İlber Ortaylı da vardı. Orada, rahmetli ve Ortaylı 28 Şubat sürecini değerlendirdiler.
Öztuna, dünya demokrasilerinde, Osmanlı tarihinden örnekler vererek, 28 Şubat sürecinin, post modern darbesinin, normal darbelerden daha feci ve seviyesiz bir darbe olduğunu; etkisinin ve yararlarının 20 yıl kadar sürebileceğini; ancak yapacağı tahribatın 20 yıl ile sınırlı olmayacağını çok güzel ifade etti. O zaman ben bir partinin genel başkan yardımcısı idim. Rahmetli üstadın olaylara bakış tarzı, yorumu, görüşlerini, halis düşüncesinin ne kadar yerinde olduğunun kesin kanıtları idi.
9 Şubat 2012 tarihinde, Ankara’da Güven Hastanesi’nde vefat eden Öztuna; artık eserleriyle, hatıralarıyla, gazetedeki yazılarıyla, hizmetleriyle tarihe ve millete mal olmuştur.
Namık Kemal vefat ettiğinde; Süleyman Nazif Bey’in babası irticalen şunu söylemişti:
“Ol fert ki hayatında hamiyet dedi gitti;
Millet dedi, millet dedi, millet dedi gitti”
Değerli Yılmaz Öztuna için söylenebilecek sözlerden birisi de budur.
Ahmet Rüştü Çelebi
